ANADOLU`DA KADINLAR ve TÖRELER

Şu ana kadar 1.757 defa okundu

İnsanlar arasında sosyalite ve toplumsal yaşam denildiğinde, inanç belirleyici bir yere sahiptir. İnsanlar, topluluklar halinde yaşama uygarlığına ulaştıklarından bu yana, hep birşeylere; biryerlere inanagelmişlerdir. Bir dönemler güneş’e, ay’a, yıldızlara, fırtınalara, volkanlara, kainatta var olan ve anlaşılması güç olan bütün olgulara inandıkları gibi… Günümüzde, Tanrı’ya inanıyor insanlar. Veya Yaradan’a. Semaya… Her toplum,  kendi dili ile çağırıyor Tanrı’yı, Yaradan’ı… Barbarlık çağından günümüze, insanı bir arada tutan ortak değerlerden birisi ve en önemlisi; inançtır. Bu gerçekliği asla yadırgamamak gerektiğine inanıyorum. İnsan toplulukları, yaşamsal doğaları gereği; bulundukları coğrafyaların üzerinde yaşayan kavim ve kabilelerle soy olarak aynı kökenden olmayabilirler. Fakat aynı kökenden olmasalar bile farketmez; komşuluk ve akrabalık bağlarının yanında dil, din, örf ve adetler bakımından birbirlerine yakındırlar ve birbirlerinden etkilenirler. Günlük yaşamlarında ortakça uyguladıkları toplumsal geleneklere bağlı olabilecekleri, aşikardır… Yani aynı coğrafyanın toplulukları ortak paydalarla yaşarlar. Aynı topraklar üzerinde yaşayan, fakat ayrı inanç sahibi olan kavimlerde bile ritüeller, günlük selamlaşmaları, ibadetleri, düğünleri, cenaze törenleri, kısaca; sevinçleri ve kederleri bakımından, bütünen yaşam biçimlerinde ortak bir yön bulmak, mümkündür. Bütün bu davranışlarının benzerlik arzetmeleri, anormal değildir. Tam aksine, ortak paydaları olan kitlelerin insan topluluklarının, günlük yaşamlarındaki davranış benzerlikleri gayet normaldir. Anormal olan, aynı coğrafyalarda yaşayan kimselerin kültürel nüans farklılıklarından ötürü birbirlerine tolerans göstermemeleridir.

İnsan toplulukları, her evrede bir merhale daha öne çıkar, eskiye oranla yeniliklerle buluşurlar. Çağ değiştikçe onlar da değişir, değiştirirler yaşam biçimlerini. Değişiklik yaşayan toplumlar, genellikle sarsıcı yenilikler sonucu, eskiyi terkeder; “yeni” ile buluşurlar. Çoğunlukla bu konularda yenilikçiliğin temsili; kendisini entellektüel bireylerde bulur. Entellektüel bireyler (aydınlar), gerektiğinde değişim bedelinin tahmin ettiğinin çok çok ötesinde olan sonuçları olabileceğini bilerek yola çıkarlar. Kariyerleri veya hayatı pahasına da olsa, değişimin önündeki engelleri aşma noktasında bir yerlere işaret eder, her fırsatta yıkılması gereken tabuya, tabulara fener (ışık) tutarlar. Entellektüel bireyler için, yerkürede tartışılması imkansız olan hiç bir öğe yoktur. İster bilim alanında olsun, isterse inanç alanında olsun, kainatta hayata dair ne varsa, herşey tartışılmalıdır. Aydın yaklaşıma göre: İnsan mantığının süzgecinden geçmeyen herhangi bir olguya körü körüne inanmak, cahillikle eşdeğerdir. Akıl, zeka ve mantık, bireyden başlayarak toplumu doğa ile düşünsel bir kavgaya tutuşturur. Entellektüel olan kimseler ancak bu mücadelenin sonuçlarında elde edilen verilerle, gelecek hakkında köklü bir perspektife kavuşulabilineceğine inanırlar.

Ben bir filozof değilim. Amacım felsefe yapmak da değildir. Toplumsal evrelere yol açıcılık yapma kapasitesine sahip bir entellektüel, hiç değilim. Kendimce, içerisinde yetiştiğim toplumsal örgüye bakaraktan, yerelden genele doğru bazı hakikatleri derleyip toparlamak isteyen sıradan bir bireyim aslında. Buradan hareketle, sadece toplumsal yaşama duyarlı bir birey olarak alelade (sıradan), ama önemli olan bir gerçekliğe dikkat çekmek istiyorum. Örneğin, toplum denilince; Kadın‘ı önemsiyorum! Toplumsal örgüde, kadının önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Bunu, salt bir söylem bazında söylemiyorum. Dikkat ederseniz kadının kim olduğu üzerinde durmuyorum. Bu kadının kendi sorunudur, onu ilgilendirir. Vurgulamak istediğim olgu başka… Herhangi bir toplumun bileşkelerinde, kadının eğitimsel olarak doğal bir sorumluluk taşıdığını; bin-yıllardır jenerasyondan jenerasyona geçiş evrelerinde kadın eğitiminin, okul eğitiminden çok daha kıymetli sayılabileceğine inanıyorum. Bizim cografyamız olan Anadolu’da, kadının bu öneminin yadsındığını, üzülerek vurgulamak istiyorum!

Sözgelimi, herhangi bir alanda kadın konulu bir tartışma yaşandığında, Anadolu insanının oldukça özgürlükçü sözcükler sarfettiğini sıkça görür ve duyarız. Ancak fiiliyatta, dini motiflerle süslenmiş olan feodalitenin, kadının üzerinde nasıl bir cendere oluşturduğunu izah etmenin hiç de kolay olamayacağı kanaatindeyim. Özellikle, yaşamakta olduğumuz çağla buluşmakta zorlanan, ağalık ve aşiretlik hükümlerinin ağırlıkta olduğu bölgede; Kürdistan topraklarında, bu meselenin daha derin ve daha çekilmez olduğunu izah etmekten zorlanıyorum. Zira, son yirmi beş- otuz yıllık süre boyunca bölgede kimi değişimlerin zorlandığını gözardı etmiyorum. Bu hususta katedilen mesafe ile, bahsini ettiğim kabus biraz hafiflenmiş gibi görünse de, bu meselenin bir buzdağı misali görünmez yöntemlerle alttan alta bütün yakıcılığını koruduğu inancındayım. “Kürdistan Özgürlük Mücadelesi” adı altında yürütülen toplumsal hareket, beyinlerde kısmi olarak reform sayabileceğimiz bazı iyileştirmelere yol açmışsa da, işin özünde; genel olarak toplumsal algılamada, gözle görülür hiç bir mesafe kaydedilmemiştir. Genelde bütün Anadolu’da, özelde Kürt cografyasında kadın, hala töre cinayetlerine kurban edilmektedir! Ne yazık ki, bu durum salt memleket ile sınırlı kalmayıp; dünyanın en gelişmiş ülkelerinde yaşayan gurbetçilere kadar yansımaktadır. Avrupa’da yaşayan Anadolu insanları bile, eskimiş törelerini birer muska gibi boyunlarında taşımaktadırlar. Oysa gelişmiş ülkelerde, gelişmiş topluluklardan esinlenerek, değişimin öncü motorları, lokomotifleri olabilirler…

Sonuç olarak, ister din ve inanç bakımından olsun, isterse yüzyılların süzgecinden gelen katmerleşmiş gelenek ve törelerden dolayı olsun, gencecik insanların basit ithamlarla suçlanmaları ve fiziksel olarak şiddete maruz kalmaları, toplumsal bir cinayettir. Toplumsal olarak verilen kararlarla yapılan bu cinayetlere, o coğrafyada yaşayan her kesim ortaktır. “Ailemizin onuru lekelendi! Haysiyet ve şerefimizle oynandı… Namusumuz beş paralık oldu…” gibi söylemlerle işlenen bu cinayetler çoğunlukla dini bir motife büründürülerek, ailelerin ortak kararıyla işlenmektedir. İçerisinde yaşadığımız çağ, dünyanın ve insanlığın ulaştığı merhale; sadece cehaletle izah edilebilinecek olan bu cinayetleri yadırgıyor artık. Her türlü eğitimden yoksun olan geçmiş kuşakların hasasiyetlerini anlıyorum. Ancak günümüz kuşağının ve yarının inşasında rol almak isteyen kimselerin bu gidişata dur demeleri acil bir görev ve derin bir sorumluluktur diye düşünüyorum… Aynı zamanda kadına yaklaşımımız, kültürel olarak ulaştığımız boyutun seviyesini gösterir. Din’iniz, inancınız ne olursa olsun sizi bu hususta asla yargılamıyorum; Tanrının… Yaradan’ın merhameti hepinizin yüreğinden eksik olmasın diyorum! Kadın ana’dır ve inanın, toprak kadar kutsaldır… Törelerin gölgesinden kurtulmak, kültürel gelişmişliğimizin aynasıdır diyorum.

Derin saygı ve selamlarımla
M. Zewal Doğan

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın