MÜZAKERE SÜRECİ ve SORUMLULUK

Şu ana kadar 1.754 defa okundu

Türkiye Cumhuriyet’i devletinin üst üste yığılı olan onlarca sorunu olduğunu biliyoruz. Bu güne kadarki hükümetler üstüne yatmıştı. Adını bile koymamıştı neredeyse sorunların. Fakat şimdi herşey yolunda. Bakın! Sözgelimi sorunlar çözümleniyor birer birer… ‘Andımız’ kalktı ya, yeter işte. Barış, aha geldi gelecek. Niye acele ediyorsunuz ki… Barış  kapıyı çalıyor, duymuyor musunuz? Bekleyin, daha neler olacak. Daha ne kadar güzel günler gelecek memlekete… Dağları, tepeleri, ovaları pembe güllerle donanacak memleketin. Haydi biraz daha sabır. Artık anneler ağlamayacak, babalar göz yaşlarını gizlice yüreklerine akıtmayacak bundan böyle. Devlet erkanını dinlediğimiz zaman bu ve benzeri temennilerin sonu yok… Anlatıyorlar da anlatıyorlar… Ancak işin ciddiyetine bakılırsa eğer; yaptırımlar eskiden olduğu gibi ve bu kez daha ince bir tarzda yürütülmektedir. İnsan yığınlarının onurunu yadsıyan bir yaklaşımla, insanlarla alay edilmektedir aslında adeta. Yine gencecik insanların ölüm haberleri… Yine kanayan yürekler…

Sevgili okuyucular, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin söylemde farklılık arzettiğini biliyoruz. Demokratikleşme konusunda giriştiği hamleleri de yer yer yazılarıma konu edindim. En yakın kimselerimin eleştrilerine rağmen, demokratikleşme konusunda, vesayetçi rejimi dıştalama hususunda AKP’nin girişimlerini; Sezar’ın hakkını Sezar’a verircesine teslim ettim kendimce. Ancak gelinen aşamada, gidişatın inandırıcılığını yitirdiği kanaatine varıyorum. Elbette ki, yüzyıldır kronikleşmiş olan bir olayı veya olayları bir çırpıda çözmek kolay değildir. Elbette ki asırlık sorunlarını çözerken, devlet ağırlığını hissettirmek, kitleleri galeyana getirmeden sorunları kontrollü olarak gündeme taşırmak, mümkünse ülke nüfusunun tamamını, değilse ağırlıklı yüzdesini ikna ederekten işin üstesinden gelmek ve benzeri, haklılık payı olan yönleri asla gözardı etmiyorum. Sorunları çözmek hususunda ciddilik varsa eğer, bir yerlerden başlamak gerekir diye düşünüyorum. Örneğin en ağır ve en köklü sorun olan; yüz yıl boyunca tamamıyla inkar edilen “Kürt Sorunu”nundan başlanılabilinir işte. Bu yönlü bir gidişatın varlığı da bir yıla yakındır deklare edilmiştir zaten. Kitlelerin nabzı, morali sürekli gözönüne alınarak hareket edilmelidir. Barış, sade ve temiz olduğu zaman anlamlıdır. Kara kara lekelerin altında kaldığı zaman değil. Dünyada buna benzer örneklerin var olduğunu defaatla yazdım. Baskları, Katalonları, İrlanda’yı vessaire yazılarıma konu edindim… Bu işlerin hiç de kolay olmayacağını birçok insan gibi, ben de vurguladım daha evvel. “Barış hususunda acele etmemek gerekir!” deyimi de yerindedir. Buna da diyeceğim yok. Ancak Anadolu insanı eski a-politik konumunu çoktan aşmıştır. Örneğin, çözüm sürecini yumuşatma adına görevlendirilen “Akil İnsanlar heyeti” üyeleri, halkın siyasetçilerden çok çok daha ilerde olduğunu defaatla vurgulamaktadırlar. Bir müzakere süreci halklara duyuruldu. Ancak hala karşıt tarafların birbirlerine karşı kullandıkları dil aynı dil! Hala, bilmem ne örgütü deniliyor… O zaman sormak gerekir. Eğer Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Abhazayı, Arapı ve diğerlerini kandırmayı amaçlamıyorsak; müzakere süreci hangi merhalede ilerliyor şimdi? Bir zamanlar, Cumhur Başkanı sn. Abdullah Gül’ün söylediği gibi: “Güzel şeyler olacak!” umuduna inanılsın mı, inanılmasın mı? Kitleler sizden somut adımlar beklemektedirler. Bu işlerin aceleye getirilmemesi gerekir. Tamam. Burası da anlaşılıyor. Ancak, kitlelerin moral ve beklentileri ile de alay edilmemesi gerekir. Biliniyor ki böylesi işlerin gereğini yapmak, sorumlu kişilikler ister.

Sonuç olarak toparlarsam eğer; kimseleri zan altında bırakmadan, sahiden de ülkemizin sorunlarından arınmasını arzuluyoruz. Unutmayınız ki bizler yurt dışında yaşıyoruz. Kendimiz için istediğimiz birşey yok. Dolayısıyla bütün istemimiz, yarınlar içindir. Tamamıyla gelecek kuşaklara kötü mirasların bırakılmaması adınadır çabamız. Kimseden şan, şöhret, makam, mercii  beklemiyoruz. Tek istediğimiz şey, geçmişin kirli sayfalarını katlayıp, yarına tertemiz bir sayfa açılmasını arzu ve ümit ediyoruz. Eğer sahiden bu sorunlar çözülecekse, bir kere “özel savaş” yaklaşımlarından uzaklaşılarak davranılmalı, “Nasıl çözebiliriz?!” sorusunu samimiyetle masaya koymalıyız. Bu yönlü başvurulması gereken kurum ve kuruluşlara, bireysel aktivistlere… danışılması gereken her kimse, oraya danışılarak sahici bir çözüm yoluna gitmeliyiz. Yarınları kaybetmeye kimsenin tahammülü yok artık. Yok sürece yayalım, biraz bekleyelim. Belki içten çöker, dağılır… yerine başkaları gelir ve benzeri “özel” yaklaşımlar, çare değil. Zira, karşınızdaki muhatabın yerine kim gelirse gelsin, bir halkın isteyebilecekleri bellidir. Aynı şeyi  onlar da isteyecektir. Ne eksiğini, ne de fazlasını… Örneğin Kürtler, yirmibirinci yüzyılda, bir halkın sahip olması gereken bütün hak ve özgürlüklerini istemektedirler. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni açın ve okuyunuz… Bu hakları, bu çağda gaspetmeye kalkışmak, dürüstlük olmasa gerek. Bu, ne dine ne imana ne de insanlığa sığar… İnsanın insanı kandırmadığı, kandırmaya çalışmadığı bir kardeşliğin pekişmesi dilleğiyle… Yarınlara dair umutlarınız daim olsun diyorum.

Derin saygı ve selamlarımla,
M. Zewal Doğan

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın