Şu ana kadar 1.544 defa okundu

CENEVRE

Uzun zamandır üzerinde yoğunlaşılan Cenevre Konfransı, handikaplı da olsa toplandı. Başta dünya dengelerini kendi aralarında stratejik çıkarlarına uygun olarak ayarlamaya çalışan büyük güçler olmak üzere, Suriye merkezli gelişmelere aşina olan birçok devletin yüksek düzeyde katılımıyla gerçekleşen Konferans; elbette ki düşünülen tarzda bir çözüm konferansı olamayacaktır. Bu hususa aşağıda değineceğim.

İkinci dünya savaşından hemen sonra, milletlerarası ilişkileri kollama ve koruma amacıyla oluşturulan Birleşmiş Milletler, kuruluş misyonu gereği (üyesi olsun olmasın) dünyadaki bütün devletlerin hem iç işlerinde, hem de komşuları ile olan ilişkilerinde, müdahil olma durumundadır. “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” adı altında yayımlanan ve dünyanın anayasası olarak da değer gören maddelerini dikkatle incelediğimizde; günümüzde yaşanan birçok olayın asla yaşanmaması gerekmektedir aslında.

Dünyadaki bütün halkların kimlikleri ve kültürleri ile hür bir şekilde yaşamalarını sağlamak bu kurumun öncelikli amaçları içerisinde sayılır. Her neyse… Konumuz BM’yi tartışmak değil. Ancak, şunun için BM hakkında iki satır açıklama yapma gereği duyuyorum: Günümüzde bu kurum tamamıyla gerçek misyonundan uzaklaşmış, salt kurucu üyeleri olan ve aynı zamanda Güvenlik Konseyi’ni oluşturan (beş devletin) stratejik çıkarlarına hizmet eder hale gelmiştir.
BM, herhangi bir yere müdahale edecekse eğer, önce beş partnerinden birinin veya birkaçının çıkarı var mıdır, yok mudur? Ona göre davranmaktadır.

Bunun ayrı bir tartışma konusu olduğunu bir kenara bırakıyor ve esaslı konuma geçiyorum. Cenevre Konferansı hakkında çok şey söylendi, çok şey yazılıp çizildi. Dolaysıyla özetleyerek geçiyorum. Birincisi: “Arap Baharı” adı altında halkları kendi yönetimlerine karşı kışkırtıp ayaklandırdılar, yıllardır halkların başına bela ettikleri (artık kendilerinin de kaldıramadıkları) o kimselerden kurtulmak ve Orta-Doğu’ya yeni bir çehre vermek istediler. İkincisi: Eğer bu kemikleşmiş demir yumruklar gevşerse, yerine daha işe yatkın kimseleri getirerek bu topraklardaki uzun vadeli hesaplarını başka vitrinlerle süslemek istediler.

Üçüncüsü: Artık eskiden olduğu gibi, kaba bir işgal ve klasik sömürge yürütülemeyeceğinden; sözümona halk tarafından seçilmiş partnerler oluşturarak, “demokratik yönetimler” adı altında başkaca manipülasyon hesaplarına girdiler. Bunlar daha da çoğaltılabilinir… Ancak hesapları tutmadı! On-yıllardır tek kişilik monark yönetimler altında inim inim inleyen halkların patlamaları kolay kolay kontrol edilemez bir hal alınca işler değişti. Örneğin Tunus, Libya ve Mısır’da yaşananlar tam bir trajedidir ve oralara demokrasi götürmek isteyenler adına ise bir komedidir, diyebiliriz! Daha evvel yazmıştım. Geçiyorum.

Evet, Tunus, Libya ve Mısırdan sonra sıra Suriye’deydi. Fakat konu Suriye olunca, hesaplar şaştı! Hiç kimsenin hesapları tutmadı. En başta, Suriye’den son otuz yılın intikamını almak isteyen Türkiye art arda duvara tostladı. Türkiye’nin hesabı başkaydı. Suriye’deki pirincin peşinden koşarken, neredeyse evdeki bulgurdan olacak bu gidişle… Suriye, İran ve Irak devletleri her zaman birbirine düşman olsalar da, konu Kürtler olunca; aralarındaki bütün sorunlar buzluğa kaldırılıyor, birbirlerine en samimi komşular gibi sarılıyorlardı. Artık günümüzde bütün bunlar bilindiğinden, detaylara girmeyeceğim.
Açık konuşursak eğer; Suriye’yi karıştıran Türkiye, hem beklediği zamanda bir sonuç alamadı, hayal kırıklığı yaşadı ve aynı zamanda müttefiklerini de hayal kırıklığına uğratmış oldu. Cumhurbaşkanı Sn. Abdullah Gül’ün İngiltere’ye (Kraliçe tarafından) davet edilişini hatırlayınız lütfen. Dün komşuları ile “sıfır problem” adı altında diplomasi yapan Türkiye, şaşkınları oynuyor bugün. Ortadaki şaşkınlığı ve konferans üzerine konferans, toplantı üzerine toplantı yapması bundandır. Evet, Kürtler’in Cenevre Konferansı’n

a katılmasını engellemek için elinden geleni yapmış ve başarmıştır da. Kürtler, aynı gün elbette ki bulundukları alanda ciddi bir adım atmışlardır!
Ancak koşullar ne olursa olsun, dışlanmışlık psikozunu kırmanın zamanıdır artık! Bulunduğunuz noktada ne kadar haklı  olursanız olun, ne kadar meşru bir dava sahibi olursanız olunuz. Ne kadar büyük başarılara imza atarsanız atınız… Ancak, uluslararası platformlarda bulunmaz ve gerekeni yapmazsanız (ki bunun için birileri sizi öteliyor zaten) yerel  kazanımlarınız izole edilmiş olur,  gölgede kalır.

Birilerinin istemi de budur zaten! Ne yazık ki, dünya konjüktörünü gözardı edemeyiz. İçerisinde yaşadığımız dünyada oluşturulan çarkın gidişatına katılmayabiliriz. Fakat belli bir statüyü dünyaya kabul ettirmek ne yazık ki bazı kulvarlardan geçiyor. O yolları yadırgayarak haklılığımızı kanıtlayamayız. 1948’de kurulan İsrail buna güzel bir örnek temsil etmektedir. İsrail halkı, devletleşmenin yolunu bildiklerinden başardılar. Fakat cumhurbaşkanları, başbakanları olup da kendilerini devlet sayan kimi halkların, hala dünyaca tanınmadıklarını negatif örnek olarak sunabilirim…

Uzattığımı biliyorum. Sonuç olarak, Cenevre (2) Konferansı ilk olmadığı gibi, sonuncu da olmayacaktır. Bu konferansın çok yönlü ve çetrefilli olan Suriye Sorunu’nu çözeceğini kimse beklemiyordu herhalde. Altını çizerek belirtmeliyim ki yukarıda adı geçen güçler, bu tür konferanslarla; gelinen son aşamayı görmeyi ve ona göre mevzi belirlemeyi hedeflerler. Kısa, orta ve uzun vadeli hesaplar, bu tür toplantıların yoğunlaşmasıyla kaleme alınır. Evet Kürtler katılmalıydı diyorum… Kürtler, konferansa iki sebepten dolayı katılmalıydılar. Birincisi: Kendi konumlarını ve taleplerini doğrudan kendileri konferansa sunmalıydılar. İkincisi ise: Bu tür konferanslar boyunca, “kulis çalışması” denilen aşamalar var ki konferansın kendisinden daha da önemlidir. Hakkınızda oluşturulan birçok önyargıyı kırma adına ikili görüşmeler fırsatını yakalamış olurdunuz.
“Efendim, kendi adıma davet edilmedim ve bu yüzden katılmıyorum…”

YANLIŞ! Bin kere yanlış bir yaklaşımdır bu. Tamamıyla Şark alınganlığıdır! Seni dıştalamak isteyenlerin tam da kurmak istedikleri kumpas budur işte. Elbette ki, ne oldukları belirsiz, kim adına ne için kan döktükleri belli olmayan karanlık güçlerle aynı platformda yer almamak; onurlu ve doğru bir duruştur! Elbette ki tam da konferansın yapıldığı gün ÖZERKLİK ilan etmek; o coğrafyada yaşayan halklar adına saygıdeğer bir adımdır, ZAFERDİR aynı zamanda. Ancak, Batı Dünyası’nın diplomatik algısını gözardı etmeden hareket edilirse, izolasyondan kurtulunmuş olup, başkalarının (negatif) anlatımlarıyla değil, kendiniz kendinizi tanıtmış olursunuz.

Zira karşıtlarınız, boş durmuyorlar. Yukarıda bahsini ettiğimiz kulis çalışmalarında, haklı ve meşru davanızı değil; negatif anlatımlarla, hakkınızda olumsuz önyargılar oluşturacaklardır. Tıpkı LOZAN’da olduğu gibi… Batı’da oluşturulan yargı şudur ki: “Bu halk (Kürtler) içe kapanık olup, kendi kendilerini yönetebilecek yetenekten yoksundurlar! Dolayısıyla başkalarının yönetimine, denetimine entegre edilmelidirler…” Unutmayalım ki, yüz yıla yakındır dört ayrı cendereye sıkıştırılmış ve onların tek taraflı anlatımlarına maruz kalmış bir halksınız…

Aynı zamanda diplomasi, çıkarların yakınlaştırılmasıdır. Tercih etmeyebiliriz, beğenmeyebiliriz bu tarzı, ama ne var ki bu platformlar hakkında biraz daha kafa yorabiliriz.
Yazımı bitirirken, ROJAVA Kantonal Özerk Yönetimleri’ni selamlıyor, Kürt Halkının Temsilcileri’nin kendileriyle ilgili olan her platformda muhakkak bulunmalarını öneriyorum. ROJAVA’da yaşanan yönetim biçimi fikrini düşünen ve hayata geçiren herkese sonsuz saygılarımı sunuyorum. Kürdün, Arabın, Süryaninin… Alevinin, Sünninin, Hırıstiyanın, Yahudinin ve diğerlerinin bir arada, dostça ve kardeşçe yaşadığı; özlenen bir yaşam modeli…
ROJAVA’da yaşanan dayanışma biçiminin, dünya insanlığına örnek temsil etmesini umuyorum… Dünyanın neresinde gelişirse gelişsin, kazanımlar; muhakkak evrenselleşir bir gün.

Derin saygı ve selamlarımla,
M. Zewal Doğan

Not: Bir önceki yazımdan dolayı bana mail yazan arkadaşlara açıklamamdır: Kirli işlerde kullanılan kimseler, hep temizlenirler. “Olur da konuşur” diye… Bir devlet, katili yakalayıp adalete teslim etmişse eğer; bu davranış, “Benim bu konuda hiç bir çekincem yoktur!” anlamını taşır benim için. Bu benim fikrimdir. Katılıp katılmamakta özgürsünüz…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın