Şu ana kadar 2.304 defa okundu

ARMUT AĞACI İLE YAŞLI ADAM

Nurhak Dağı’nın eteklerindeki bir düzlükte bir armut ağacı vardı. Çoban Ali, gece geç saatlere kadar koyunlarını otlatır ve sabaha karşı gelip etrafı güvenli bu armut ağacın altında dinlendirirdi.

Bir gece koyunlarının yine çok güzel dinlendiklerini ve hepsinin yattığını fark edip, ağaca bakarak ”çok teşekkür ederim. Bu gür dalların sayesinde benim koyunlarım çok iyi dinleniyorlar ” dedi. Çoban Ali her gece gelip ağaç ile uzun uzun konuşurdu. Sol taraftaki yamaca bakarak “bir zamanlar burada bir sürü ağaç vardı. Biliyorsun burası hep ormanlıktı ama her geçen gün tek başına kalıyorsun” dedi.

Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri Çoban Ali ile ağacın konuşmasını birbirlerine anlatıp, kimisi “evliya, eren” ve kimisi de “deli” olduğunu söylerdi.

Yaprakları geniş bu gür ağacın armutları da koca koca olurdu. Her yıl sonbaharda havalar serinlemeye başlayınca olgunlaşıp bal gibi olan armutlarına doyum olmazdı.

Yaylalar çoktan boşalmıştı, ağacın dallarına asılan ve ona acı veren yaramaz çocuklar artık köye dönmüşlerdi. Arada bir yolcu, bir oduncu geçerken aşağıdaki dallarda birer armut koparırlardı ama o en güzel, en iri ve en tatlı armutlarını üst dallarında saklardı.

Yaşlı Çoban Ali her gece konuşup sohbet ettiği bu armuda kıyamazdı, dallarını incitmemek, onu üzmemek için o güzelim armutlara dokunmazdı. Bunu fark eden ağaç, bir gece en güzel armutlarından birini yavaşça yere bırakarak Çoban Ali’nin ayaklarının dibine yuvarladı.

Ağacın bu jestini anlayan Çoban Ali, ona gülümseyerek teşekkür etti, üstü işlemeli çakısını cebinde yavaşça çıkardı ve bal tatlısı bu kocaman armudu güzelce dilimledi, içindeki çekirdekleri bir kenara koydu. Gece boyunca aç dolaşan Çoban Ali, armudu yedi ve çakısını yerine koyduktan sonra çekirdekleri avucunun içine aldı.

Uzun uzun baktı, “kim bilir belki bir gün bu çekirdeklerde senin gibi kocaman birer ağaç olurlar” diyerek yerinden yavaş yavaş kalktı. Sopası ile açtığı çukurlara çekirdekleri tek tek koydu ve üzerlerini toprakla örttü. Biraz ilerideki çeşmede su matarası ile su getirip üzerine döktü.

Bu dağ başında ona dostça davranan sadece bu ihtiyardı. Gençliğinden bu yana bu armut ağacı ile Çoban Ali dost olmuşlardı. Çünkü o daha küçücük bir yaban armut fidanı iken onu kendi elleri ile budayıp aşılamıştı. Çevrede eşi benzeri olmayan bu armudun aşısını ovadan getirtmişti. Yeni aşı tutan filizlere keçiler saldırmasın diye yıllarca etrafını çalılarla korumuştu.

Çoban Ali henüz gençken şöyle bir uzandı mı en güzel armudu şıp diye koparırdı; fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınki ise bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de onun arkadaşı, dostu ve hatta yavrusuydu.

Artık karakışın soğuk yüzü görünmüştü. Dağların tepelerine bile kar yağmıştı. İhtiyar çobanın beli her zamankinden daha fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Davarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde “ilkbahara kadar kim öle, kim kala” diye mırıldanarak sanki olacakları hissetmiş gibi ağaç ile vedalaştı.

Ağacın bulunduğu tepeden koyunlarını köye doğru bırakarak arkasından yavaş yavaş patika yoldan inerken, köyün iki serserisi de katırları ile oduna gidiyorlardı. Bu soğuk havada kendini dağa veren bu serserilerin nereye gittiklerini anlamadı.

Serseri gençler, ihtiyar adam ile dalga geçip kendi aralarında kahkahalar atarak tepeyi aştılar. Bir süre sonra baltaların yakında gelen sesi karşı kayada yankılanırken adeta bir şeylerin feryadını yüreğinin en derin yerinde hissetti.

Koyunlarını orada bırakan yaşlı Çoban Ali geri dönerek nefes nefese tepeye vardığında, gördüğü manzaraya inanamadı. Bu iki serseri hâlâ üzeri dolu olan bu meyve ağacını keskin baltaları ile yere indirmeye çalışıyorlardı.

Baltalar ağaca saplandıkça Çoban Ali de bunu kendi bedeninde hissediyordu ve sanki kendisinden bir şeyler koparılıyordu. Yüreğinin derinliklerinde ağacın feryadını duyuyordu. Olduğu gibi yere çöktü ve akan gözyaşlarına engel olamadı. Sel gibi akan gözyaşları beyaz sakalından aşağı doğru iniyorlardı. Yavaşça mendilini cebinde çıkararak sakalını kuruttu. Derken büyük bir fırtınanın habercisi gibi gök gürledi.

Çoban Ali’nin oğlu tarladan eve yeni gelmişti ki, hava kararmaya başladı. Tam oturup biraz dinlenecekken babasını merak etti ve yaşlı çobanı karşılamak için o yorgun bedeniyle yola çıktı. İlk tepeyi aşar aşmaz, karşı tepeden koyunların köye doğru geldiğini fark etti.

Koyunların yanına vardığında babasını göremedi. Bir kaç defa bağırdı ama babası ses vermeyince telaşlandı. Sağa sola baktı ama babasını bulamadı. Patikadan hızlı adımlarla yürüdü ve tepeye varmadan babasının pardösüsünü yol üstünde gördü. Bu defa daha çok telaşlandı. Bir kaç defa daha seslendi ama babasında ses seda yoktu.

Babasının çok sevdiği armut ağacın bulunduğu tepeye doğru hızlı adımlarla ilerlerken, karşı kayadan yankılanan balta seslerini duydu. Tepede bir taşın üzerinde oturup hüngür hüngür ağlayan babasını gördü ve sessizce babasının yanına oturarak elini tuttu. Ağacı kesen serserilerin kahkahalarını bir süre beraber dinlediler. Çocuk gibi ağlayan babasını teselli etmeye çalıştı ama nafile, Çoban Ali, dert ortağı olan armut ağacını kaybettiği için dünyası yıkılmıştı.

Sert bir rüzgârla birlikte kopan fırtına dağı kucaklayarak geliyordu. Yüksek tepelere karın yağdığı belli oluyordu. Hemen babasının elinden tutarak kayanın dibine gittiler. Serseriler ise bu şiddetli fırtınada kestikleri armut ağacın odunlarını yükleyemediler.

Babasının biraz ısındığını fark eden oğlu, onunla birlikte kalkıp yola düşerken Çoban Ali “Oğlum, meyve veren bir ağaç asla kesilmez, meyve veren ağacı kesen de asla iflah olmaz” dedi. Sessizce düşe kalka çamurlu patikadan köye doğru yürüdüler. Koyunlar ise çoktan gelip köyün üst kısmındaki yamacı sarmışlardı.

Köyün bu iki serserisinden biri birkaç yıl sonra yine bir dağ armudu keserken baltayı ayağına vurdu ve hayatının geri kalan kısmını topal olarak yaşamak zorunda kaldı. Diğeri ise yine ağaç keserken bir şimşeğin çakmasıyla dağdan kopan kayanın altında kalmaktan kıl payı kurtuldu ama o an yaşadığı korku ile felç oldu.

O günden bu yana halk, bunların cezalarını çektiklerini ve bu yüzden de çocuklarına bunları örnek göstererek “meyve veren ağacı ”asla kesmemeleri öğüdünde bulunurlar.

(*)Hüseyin Mirza Karagöz’ün 2011 yılında yayınlanan “Nurhak Dağ’ın Guguk Kuşu” kitabınından alınmıştır(Sayfa 42-45).

Editör hakkında 174 makale
Bilen bilir

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın