GURBETTE YAŞLANMAK

Çevremde, birinci kuşak göçmen tanıdıklarımdan çok azı kaldı hayatta…

”Anadolu’da bir köy mezarlığına gömsünler beni” diyen Nazım‘ın isteğini paylaşırcasına, öldüklerinde, yeşil örtülere sarılı tabutlar içinde Türkiye’ye götürülmeyi düşlediler. Cansız bedenlerinin uçakla taşınması, cenaze giderlerinin karşılanması için paralar biriktirdiler. Çoğunun isteği yerine getirildi. Ancak, götürülmeyenler de oldu. Onlar da, Malmö’deki Müslüman gömütlüğünde yatıyor… Bir örnek anımsıyorum: İsveç’ten Türkiye’ye cenaze, uçak giderlerini karşılayacak para bırakmasına karşın, götürülmedi. Biriktirdiği parayla mobilya alındı, evin dekorasyonu yenilendi. Aylar sonra oğluyla karşılaşmıştım; ”Köyde kimsemiz kalmadı abey, burada hiç olmazsa mezar ziyaretine gideriz”demişti. Babanın ölümünün üzerinden 2 bayram geçmişti, mezar ziyaretine gidilmemişti..

Bizim kuşak iki arada, bir derede bu konularda.. Öldükten sonra Türkiye’de gömülmeyi isteyen de var, istemeyen de… Çoğunluk, ” İçilecek su, yenecek ekmek nerede bittiyse, orada… ” görüşünde.. ”Bu işi tatile denk getirip Türkiye’de noktalarsak, ‘kadayıf üstü kaymak’ gibi olur.”diyor Kenan..

Çocuklarımızın ise böyle bir sorunları yok… Onlar, İsveç’te doğdular, orada kalacaklar. Oradaki Türklerle, başka yabancılarla, İsveçlilerle evlenecekler. Türkçe bilmeyen torunlarımız olacak; tıpkı Linda gibi, ‘‘Benim de dedem Türk’müş..” diyecekler.”Önemli olan insanlıktır; dil, din, ırk farkının önemi yok..” sözü boş bir teselli olarak kalacak. Hiçbir avuntu, çocuklarımızı başka ülkelere armağan etmenin hüznünü gideremeyecek..

Denizleri, okyanusları dolaştıktan sonra, yaşamın sonlarına doğru doğdukları sulara dönen bazı balık türleri gibi, yaşlılıklarında ülkeye dönme isteyenler, yola çıktıklarında kendilerini yalnız buldular. Aynı yastığa baş koydukları can yoldaşları eşlik etmedi onlara; ”Sen gidersen git; ben, çocuklarımı, torunlarımı bırakıp dönemem” dedi anneler.. Elinde valiz, başında fötr şapka ile ”Üryan gelip, yine üryan gidenler”, doğdukları topraklarda o eski tadı bulamadılar, barınamadılar. Hastalandıklarında baş uçlarında bekleyenleri, bir bardak su verenleri olmadı. Çaresizlik içinde, çocuklarının bulunduğu ülkelere döndüler yeniden..

İsveç’i yurt edinenlerimiz, belki rahat yaşam koşullarına sahip oldular; ancak, mutlu olamadılar… Büyüyen, okuyan, evlenen çocuklar bir bir ayrıldı evden.. Günlük koşturmalar, yaşam gaileleri anayı, babayı unutturdu. Yaşlı karı koca, eski eşyalarla dolu evde, ”bir köroğlu, bir ayvaz”misali yalnız kaldılar. Kapılarını bir çalanları olmadı. O coşkulu, kalabalık aile profili çok gerilerde kaldı artık..

İsveç’te yaşayan kız kardeşim, o zamanlar 8 yaşında olan oğluna sormuştu:

” Oğlum, yaşlandığında annene bakacak mısın?”

Çocuk, başı önünde düşündü; ne ”evet” sözcüğü çıkmıştı ağzından, ne ‘‘ hayır”; ‘‘Bilmem, hanımıma sormam gerek o zaman…” demişti.. Küçük kızım da, bana kızdığında, ”Yaşlandığında, seni yaşlılar evine bırakacağım; arayıp, sormayacağım” diyordu küçükken..

İsveçli yaşlıların durumu da bizden parlak değil… Onların da en büyük sorunu yalnızlık…

Bakım görevlilerinden başka arayanları, soranları olmuyor.

İsveç’teki ilk yıllarımda, her sabah dil okuluna giderken, önünden geçtiğim apartmanın birinci kat penceresinden sokağa izleyen yaşlı bir kadın görürdüm. Okulda dört- beş saat geçirdikten sonra aynı yoldan geri döndüğümde, o yaşlı kadını, yine o pencereden sokağa bakarken bulurdum. Sonra bir gün, kadın pencereden görünmez oldu. Onu görebilmek için her gün merakla aynı yerden geçtim. Ancak, bir daha karşılaşmak mümkün olmadı. Yaşlılardan her söz açıldığında, pencereden saatlerce dışarıyı izleyen o yaşlı kadını anımsarım hep..

Sokaklarda iyi giyimli, eli, yüzü tertemiz İsveçliler gördüğümde, düğüne mi, cenazeye mi, kiliseye mi gittiklerini bir türlü ayırt edemem. Çünkü, düğüne de, cenazeye de, kiliseye en yeni, en temiz giysilerini giyerek giderler…

Bu yazıya başlarken sonunu nasıl getireceğimi bilmiyordum. Bitirdiğimde, görüşlerini almak için İsveç’te benden daha eski, mürekkep yalamış arkadaşıma okutmak istedim. Önce, ”Yaşlılık psikolojisine girmişsin galiba!” diyerek hafiften ti’ye aldı. Sonra da,” Bolca laf salatası yapmışsın. Hiç olmazsa içine biraz nesnel bilgi ve istatistik katsaydın.” dedi…

Siz ne dersiniz?..

ali.nergis@gmail.com

Bu Makale aynı zamanda  25 Mayıs 2014 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır.

ilgili makaleler

Yorum yap