MEDENİYETLER BEŞİĞİ'NDE UMUT ARAYIŞI

Dünyanın devranı hep aynı yörüngede döndüğünden; gün her daim doğudan başladı. Güneş hep buradan doğdu. İlime, irfana doğu’dan ilgi duyuldu daima. Henüz teknoloji yok, aletler yok iken, araç gereçlerden yoksun olunan mitik çağlarda, bilge insanlar (Doğa Bilimcileri) yönlerini buraya çevirdiler… Herşeyi doğu’da aradılar. Yıldızları, ayı, güneşi…
Bugün sivilizasyon adına, kim, dünyanın neresinde vardığı, ulaştığı seviye ile gurur duyuyor ise eğer, unutulmasın ki bunun temelleri bu topraklarda atıldı. Ama ne yazık ki, insanoğlunun toplumsal sosyalitesi oluşmaya başladığından bugüne, saplandığı tek “merez” hep aynı kaldı. CEHALET! Asırlar geçti… Ne yazık ki insaoğulları adına kaç yıldız yakıldıysa da bu topraklarda, bu merezden kurtuluş yolu bulunamadı henüz. Nice Peygamberler çıktı bu toprakların bağrından, nice bilgeler… Kutsal kitaplar kaleme alındı, manaları bin yıllara hükmeden ağırlıkta olan… İnsanoğluna adanmış topraklar olarak ahd-edildi buralar. Kutsal topraklar olarak bilindi yedi alemin yedisinde de…
Ey yüreği iyi insanlar, size bir kıstas söyleyim mi? İnanın, ilimin, irfanın, bilginin birikimin yönü, seviyesi bellidir. Ancak cehaletin hiç bir sınırı yoktur. Cehalet kuyusu dipsizdir. Derindir. İlim ne kadar köklü ise kainatta, cehalet de o kadar köksüzdür. Bahsini ettiğimiz olgu toplumlar için ne kadar geçerli ise, toplumları oluşturan bireyler için de o kadar geçerlidir. “Cahil birine bilgi vermek, eşkiyanın eline mızrak tutuşturmak gibidir!” diyor Mevlana Hazretleri. Yine halk arasında ozanların diile getirdiği güzel sözler vardır, bu söylemi doğrulayan manada: “Cahil ile yola gitme, geniş yolun dar ederler!…” Bu gibi sözler her dilde, her mediniyette vardır. Bunları günlük olarak sıklıkla duyarsınız. Hatta yakınen beraber az çok yol almış olduğunuz kimselerden bile kolaylıkla anlarsınız bunu. Deneyin, göreceksiniz. İnanın her kelimesi paha biçilmez değerdedir benim için bu sözlerin. Bu örnekleri çoğaltabiliriz daha… Ancak benim üzerinde durmak istediğim, işin edebiyat yönü değildir, içerisinden geçtiğimiz süreçtir! Bu kadar medeniyetlere beşiklik etmiş olan kadim doğu toprakları ve topraklar üzerinde yaşayan insanlara, (topluluklara) baktıkça, daha ne kadar cehalet kuyusundan su taşımak zorunda kaldığımıza hayıflanıyorum… Hakikaten kendi değerlerine ters düşmenin bir başka izahatını tasavvur edemiyorum doğrusu. Değerlerimize, kendimize bu kadar ters düşmenin, karşıt olmanın sebebini sorup sorup duruyorum kendime. Ve tek bir cevap yakalıyorum ne yazık ki: CEHALET!
Her şeyin bir çaresi vardır ama. Cehaletle de savaşacağız. Cehaleti yenecek olan umuttur. Sabırdır. Dirayettir. Evet sevgili okuyucular, bir yerde sorun varsa eğer, orada çözüm de vardır. Öyleyse ısrarla, sabırla çözüm yollarını aramaya devam edeceğiz. Koşullar, şartlar ne olursa olsun, engeller ne olursa olsun; bu hususta karanlığa inat; yüzümüzü güne, güneşe çevireceğiz. Bir yönümüz kayıptır bizim. Bunu inatla arayacağız. “Kayıp olan ne varsa, kaybolan yerde aranmalıdır!” diye bir deyim vardır. Madem ki topraklarımız insanlığa analık etmiş, beşiklik etmiştir asırlar boyunca, madem ki topraklarımızda deffatla insanlık ayakları üzerinde durmaya çalışmış, her düştüğünde yeniden bir vesile ile ayağa kalkmasını bilmiştir; öyleyse bir kez daha insanlığın bu topraklarda ayağa kalkması için azimle çaba sahibi olmalıyız… Bunun ötesi yoktur. Batı dünyası gelmiş olduğu nokta itibarı ile tıkanmıştır. Amerika Birleşik devletleri ve Avrupa ahalisinin durumu budur. Latin Amerika toplulukları sunni olarak çıkarılan “ekonomik kriz” teranesi bahane edilerek, açlıkla terbiye edilmektedirler. Asya toplulukları hakeza öyle… Gelişmişlikleri ile o kadar övünen Çin, Japonya, Kore ve diğer Lotus ülkeleri kültürel değerlerini konuşturma yerine; daha çok gizli bir ekonomik rekabetin içerisine girmiş, çoğu, dün karşı olduğu vahşi kapitalizmin pençesine düşmüştür. Gözü-aç bir kapitalizm yarışındadırlar hepsi de… Afrika toplulukları, kendi başlarına hareket etmediklerinden (edemediklerinden doğrusu), aralarında bir kaç istista memleket hariç, diğerleri kendilerini idare etmekten uzak; içten içe birbirlerini yiyen klan-kabile yönetimleri konumuna indirgenmişlerdir. Kuzey afrika ülkelerinin çoğu, “güdük” yönetimler tarafından zorla bir arada tutulmaya çalışılmaktadır. Geçtiğiimiz son yıllarda “Arap Baharı” adı altında kitlelerin ayağa kalkması darbelerle bastırılmış, halkların şevkleri kırılmıştır… Bütün bunları bildiğinizden, tekrarlamamın hiç de bir faydasının olmayacağı kanaatindeyim. Geçiyorum.
Bitirirken, bir kez daha olaylara, olgulara realist yaklaşmam gerektiğine inanıyorum. Gerçekçi olmalıyım başka bir deyimle. Bu tür yazıları yazıyoruz ama, kaç kişiye ulaşmaktadır yazılarımız? Hakikaten birilerine irşeyler verebilliyor muyuz? Kaç insan okumaktadır? Sesimiz yetişeceği yerlere ne kadar ulaşmaktadır acaba? Meszajlarımız, yalın olarak kime ulaşabilmektedir ki… Yine de olsun. İki insan bile söyleneni doğru algılayabiliyorsa yazılarımda, benim için bahtiyarlıktır.
Sonuç olarak, bu yazımı orta-doğu’ya atfen yazdım. Kısa bir toparlama yaparak noktalamak isterim. Orta-doğu memleketleri, bu topraklar için son derece absürd olan “ulus-devlet” kavramıyla bunaltılmıştır. Hele hele yıllarca topluluklarınbaşlarına bela edilen “tek kişi” yönetimleri, ortadoğu halklarını inim inim inletmiştir. Orta-doğu halkları, bu toprakların kimyasına ters olan, bu toprakların genlerine uygun olmayan yönetimlerin dışarıdan dayatılması sonucu ulaşılan bir merhaleyi yaşamaktadır. Derin bir oyunun oynanmaktadır! Her defasında farklı versiyonları ile sergilenen oyun, ancak ve ancak aydınlığa kavuşmakla durdurulabilinir. Hal bu ise, uyruğu, etnisitesi, dini inancı, dili, lehçesi vessairesi ne olursa olsun, tek çare; halkların birbirlerinin farklılıklarını kabul ederek, ortak bir yaşamın felsefesini oluşturması amaçlanmalıdır. Gerisi boştur. İnanın, bazen sosyal medyadan yazılan çizilenlere bakıyorum ve kahroluyorum. Tanrım! Bu kadar mı geiledik… Kim kime laf yetiştirirse… Bu kadar bölünmüşlük, bu kadar parçalanmışlık, bu kadar tarafçılık… ve de (ben dahil) bu kadar CAHİLLİK! Sonra da sebebini dışarılardan arıyoruz. Biz bu kadar dağılır, küçülür, ufak lokmalar halinde olursak eğer; yutacak olanın işini kendi ellerimizle kolaylaştırıyoruz. Değil mi sevgili dostlar? Neyse. Gecenin en karanlık anı, şafağın habercisiymiş. Aydınlık yarınlar hiç de uzağımızda değil…
Derin saygı ve selamlarımla,

M. Zewal Doğan

ilgili makaleler

Yorum yap