SOSYAL İLETİŞİM ve BİZLER

Şu ana kadar 2.338 defa okundu

Nedendir bilmem ama, çocukluğumdan beri daima insan ilişkilerini önemserim. Mesela komşuluk ilişkilerini, arkadaşlık ilişkilerini, dostlukları… Herkesle hemfikir olunmayabilinir hayatta. Yeri geldiğinde insan, hemfikir olduğu kimseleri öz be öz kardeşine bile tercih eder. Safi insan ilişkileri gerçek sosyalitedir benim için. Bahsini ettiğim ilişkiler, sahici ilişkilerdir elbette. Gerçekçi dostluklardır anlayacağınız. Günümüzün insan ilişkileri karşılıklı menfaatlerle ilintiliidir galiba. Kimden ne kadar menfaatim varsa, ona (onlara) o kadar dost olmak yani… Buna, günlük hayatta “çıkar ilişkisi de deniliyor. Oysa hayat bize o kadar çok örnekler sunuyor ki, yaşadıklarımızdan ders alıp almamak tamamıyla bizim elimizdedir. Denemek, tecrübe etmek de bizim elimizdedir.  Yani seçenek bizimdir anlayacağınız…  Deneyin, göreceksiniz!  Doğal olmayan, içinde az çok art niyet barındıran ilişkiler bitiktir,  yozdur. Handikaplıdır. Uzun vadeli yürümez.

Ama bunun aksine, insanın insana yaklaşımı sade oluğu sürece karşılıklı doğal bir birlikteliğin kendiliğinden büyüyeceği kesindir. Birilerine “merhaba” derken, farklı bir beklentiniz varsa eğer; o vakit durun ve düşünün biraz. O an kendinizi, yalnzca kendinizi kandırmaya niyetleniyorsunuz demektir. Oysa en geç üç vakit sonra art niyetiniz anlaşılacaktır elbette.

 

Fransızca’dan Anadolu kültürüne karışmış olan “bonkör” terimini sıklıkla kullanan bir toplumuz örneğin. Fransızca kökenli olan “bonkör” -İyi kalpli- temiz kalpli- anlamını taşımaktadır. Zaten iyi kalpli olmayanlar, asla iyilik düşünmezler. Bizde, genellikle sofrasında yiğit olan kimselere bonkör deniliyor. Cüzdanı açık olana.  Mert olan, cömert olanlara bonkör diyoruz… İmkanları dahilinde, yardıma muhtaç olan klimselere el uzatanlara da. Sözün özü; karşılıksız çıkar beklemeden yardım sunanlara “iyi kalpli” diyoruz. Bakın, ne güzel izah ediyor bunu rahmetli BALZAC. “Birilerine karşılık bekleyerek iyilik yapıyorsanız eğer, faize para yatırıyorsunuz demektir!”diyor, Honoré de BALZAC (iki asır önce söylüyor bunu üstelik).

 

Önemli olan, “Yarın karşılığı misli ile bana geri dönsün!” demeden ilişki kurmaktır etrafımızdaki kimselerle. Hakikat içeren ilişkiler bu çerçevede kurulursa anlamlıdır.

 

Sevgili arkadaşlar, kimsenin beni yanlış anlamasını istemem tabii. Amacım kimselere “akıl vermek – öğüt yağdırmak”  değildir. Haşa! Yazdıklarım, tamamıyla içimden geçenlerdir. Fikirlerimi kimsenin beğenisine de sunmuyorum inanın. Kendimce aklımdan geçenleri, yüreğimden geçenleri siz sevgili okuyucularla, dostlarımla paylaşmaktır bütün amacım. Üç kişi mi okur, beş kişi mi okur yazdıklarımı, önemi yok. Benim için önem taşıyan tek olgu; doğru olduğuna inandığım kimi öğeleri hayata samimi yaklaşan bir iki kimse ile paylaşmaktır.

 

 

 

Malum. Çoğumuz, Anadolu’nun en ücra köşelerinde dünyaya geldik. Yokluk, yoksulluk yaşamımızın en yalın rengiydi aslında. Hayatın başkalarına sunduğu kimi nimmetlerden uzak olan, yolsuz yolaksız kırsal kesimlerde dünyaya göz açtık çoğumuz. Hatırlıyorum: Mezramızda bir tek radyo vardı bir zamanlar. İnanın o radyo, mezramızın dünyanın diğer kalan kısmı ile tek irtibatı idi. O da, radyoda konuşulanları anlayan kaç  kişiydi sayılabilirdi ki? Neyse… Gelelim bugüne. İnsan, yitirdiği zaman kıymetini  bilirmiş sahip olduğunun. Bir yakınımızı kaybettiğimiz zaman nasıl duygulara kapıldığımızı kimselere izah etmeye gerek yok herhalde. Tıpkı ham hayallerimiz uğruna terki diyar ettiğimiz topraklarımız gibi. Kimimiz “Kader” diyoruz buna, kimimiz “tecelli!” Adını ne  koyarsak koyalım artık. Bir önemi yok bunun. Memleket topraklarını terk  edip dünyanın onlarca bucağına savrulduğumuz gerçeğini değiştirmez bu. Neticede hissedilir olan, sahici olan tek olgu yaşadığımız gerçekliğin ta kendisidir.

 

Bugün beni ilgilendiren tek gerçeklik budur işte. Beni ilgilendiren olgu, biz; o koşullarda dünyaya gelmiş olan kimselerin birbiri ile olan ilişkileridir günümüzde. Aslında,  biirbirimize olan yaklaşımşlarımız esef vericidir. Naslı bir dünyanın çocuklaı olduğumuza değindim az çok yukarıda. Açık konuşacağım. Beni üzen taraf birbirimizi kabul etmeyen, birbirimizi beğenmeyen kibirli yaklaşımlarımızdır. Birbirimizi küçümseyen hor gören, birbirimize tahamülsüz davranan yapımızdır. Ama bizden öncekilere dönüp bir bakınız hele! Hani o kıt kanaat geçinen insanların ilişkileri ile bizim ilişkilerimizi az da olsa bir kıyaslayınız hele. Ah, memleketimin güzel insanları. Ne oluyor bize? Nereye doğru gidiyoruz biz? Bu kadar tahamülsüz, bu kadar toleranssız yapımızı sorgulamadan, bir kerecik olsun aynayı kendimize tutmadan (samimi bir iç hesaplaşma adına dara durmadan) yanıbaşımızdaki insanla nasıl bir sosyalite oluşturacağız?! Elbette ki bütün bunları kendim için söylüyorum. Kimse üzerine alınmasın.

 

Sevgili dostlar, birbirimize çok uzak olabiliriz. Adını sanını bilmediğimiz köylerde, kasabalarda, ikamet edebiliriz. Ancak, günümüz iletişim araçları ile her an bir beraberlik oluşturabiliriz. İşte bu yüzden önemsedim iletişim araçlaranı hayatım boyunca. İnter-net üzerine açılan birleştirici pencereleri örneğin. Üç beş arkadaşla kalemdaşlık yapmayı. Fikir alışverişinde bulunmayı. Yeri geldiğinde bir şiir’i, yeri geldiğinde bir güfteyi paylaşmayı. İşte bu yüzden önemsedim yer yer bir anıyı, bir hatırayı yazıya dökmeyi… Bu yüzden önemsedim, en azından kendi yöremi ilgilendiren kimi dramatik olayları romanlaştırmayı… Yöre halkının yüreğinde gizlice kanayan yaralarının gönüllü çığlığı olmayı… Bütün bunları ne kadar becerebildim? Bilemiyorum. İnat işte. Acemice yazıyorum, biliyorum bunu. Amatörce yazıyorum. Farkındayım. Ama, pes etmeyeceğim. Çabalayacağım. Ne kadarını yapabilirsem işte… En azından gördüklerimi, bildiklerimi, farkına vardıklarımı gücüm oranında paylaşaya çalışacağım.

 

Örneğin daha evvel Alxas. net’te yazdım.Nurhakdağı.net sitesinde. Sonraları, Nurhak Işık Platformu adı altında yazmaya devam ettim… Kimi arkadaşlarla ep ey yol katettik diyebilirim. Sonra, belki ben yanlış yaptım. Belki de yanlış anlaşıldım. Olmadı. Ayrıştık.

 

Şimdi, yaklaşık iki yıl olduTAPKIRANLILAR sitesi’nde yazıyorum. Yazılarını tek tek okuduğum değerli arkadaşlarım Hasan Yüksel, Yakup Şahindal, Necmettin Yalçınkaya, Ali Haydar Nergis, İsmail Cömertoğlu, Hüseyin Mirza Karagöz, Taner Soysüren ve diğer arkadaşlarla beraber iyi kötü yolumuza devam ediyoruz… Ancak biraz üzgünüm. Bu tür durumlar hemen beni Hüzünlendirir. Birileri küsmüş kırılmışsa, bu beni üzer… Örneğin, bütün karşıt görüşlerine rağmen, İbrahim Şahindal Hocamız’ı da aramızda görmek isterim. Birbirlerimize yönelik yanlışlarımız yok mudur? Var elbette. Hepimizin var. Kimimizin dili biraz daha sivri olabiliyor ne yazık ki… Düzeltelim. Düzeltiriz de kendi aramızda. İnanın birbirimizden farklı değiliz. Aynı bahçede ayrı renkleri ile birbirini tamamlayan çiçekler olarak yaklaşmalıyız birbirimize… Çıkarsız, art niyetsiz yani… Bilmem yanılıyor  muyum. Yanlış düşünüyorsam eğer, lütfen düzeltiniz beni! Tamam. Bizler, ahım şahım kalemler değiliz. Ancak yine de birbirimizin eksiklerini tamamlayarak bizi taakibedenlere bir şeyler verebiliriz diye düşünüyorum. Bu hususta ilgili arkadaşların gerekeni yapacağına inanıyorum… Sitemiz’in editör bölümünden sorumlu olan bütün dostlarıma, siz yazar arkadaşlarıma ve özellikle de değerli okuyucularımıza yürekten sevgilerimi sunuyorum. Unutmayalım ki, günümüz kuşağı olarak,dün ile yarın arasında köprü olmanın sorumlulukları var omuzlarımızda. Bu sorumluluğun bilinciye güçlü bir sosyal iletişime ulaşabiliriz ancak…

 

 

 

Derin saygı ve selamlarımla,

 

M. Zewal Doğan

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın