GÜNEŞİN DOĞUŞU UMUDUNUZ OLSUN…

Gün ağarıyordu artık. güneş battı batacaktı. Şehir ahalisinin kalabalığı kenar mahalelerde bile rahatlıkla duyuluyordu. Ezan sesleri yükseliyordu uzak yakın minarelerden. Kenar mahallelerde görülür bir hareketlilik vardı. Üçer beşer kişilik gruplar halinde ibathanelere yürüyen kimseler, tespihlerini sallaya sallaya sohbet ediyorlardı aralarında.
Ak sakallı bir Alevi Dedesi, etrafında bir halka oluşturan yeni yetme gençlere Rıza Şehri’ni anlatıyordu. Yavaş yavaş çekilmekte olan gün ışığı yerini gölgelere bırakıyordu. Önce şehre doğru baktı. Sonra bildiği duyduğu kimi dualar fısıldandı kendi kendisine konuşur gibi, Gülistan Hatun. Günün bitmesini, gecenin başlamasını hiç istemiyordu, nedense? Yüzünü ekşitti. Günbatımına doğru her defasında yaptığı gibi, yine güneşin bakır rengine boyadığı surlara bakındı uzun uzadiye. Yerinden zor bela kalkabildi. Doğruldu.
Zalimce geçen yıllar, acılı kederler yıpratmıştı onu, besbelli. Ancak yüreğindeki o saklı umut tükenmemişti herhalde. Işıl ışıl gözleriyle batmak üzere olan güneşe bakarken öylece, dalgındı. Dalgındı ama, bakışlarında soylu bir kararlılık vardı.
Her defasında yeni bir güne ertelediği ümitleri alın çizgilerinden okunuyordu. Bakışları günbatımından yana olsa da, ayakları onu yavaş yavaş kendi barınağına doğru sürüklüyordu. Eve giderken, yolunun üzerindeki fırına yaklaştığında taze pişmiş ekmek kokusuyla mest oldu. Duraksadı biraz. Elini fistanının yakasından sarkıtarak, ağzı büzgülü olan para cüzdanını çıkardı, varıp bir ekmek aldı. Sımsıcak.
Taze. Vardı, biraz ilerideki bakkaldan domates aldı biber aldı, yumurta aldı… Eve vardı, akşamın engellenmezliğine teslim olmuşçasına. Elindeki öteberiyi bırakıp çıktı, yaşından beklenmeyen bir çeviklikle. Uzun zamandır alışkanlık haline getirdiği üzere, gidip komşusu Besey Ana’yı çağırdı.
Tek başına kaldığı günler acıları kat kat artıyor çoğalıyorlardı, boğazından bir lokma olsun geçmiyordu. Neyse ki, Besey Ana ona teselli oluyordu. Her defasında Besey Ana’nın verdiği tesellilerle avunur, acılarını yüreğine gömer, iştahsızca da olsa yaptığı yemekleri beraberce yer içerlerdi.
“Allahtan ümit kesilmez Kızım! Sabah ola, hayrola…”
Aynı sözlere alışmıştı. Bu sözleri gereğinden çok daha fazla duymuştu, Gülistan Hatun. Alışmıştı aslında, ama yine de kendisini teskinliyordu sanki biraz. Besey Ana’nın varlığı onun komşuluğu, en büyük dayanağıydı. Hayatla bağı pek belli değildi Gülistan Hatun’un. Kah ayılıyor, kah dalıp dalıp yıllar öncesine gidiyordu.

Yemekten sonra bolca sohbet ettiler her zamanki gibi. Sonra, götürüp yatağına yerleştirdi yaşlı komşusunu. Battaniyesini düzeltti. Üzerini iyicene örttü. Baş ucuna da bir tas su koyup, usulcana çıktı kapısından. Evine döndü içindeki binbir acıyla. Yalnız kalmıştı yine. Yalnızlık, dünyanın en kahredici duygusuydu herhalde. Bir bir terk etmişlerdi sevenleri kimleri kimseleri, Gülistan Hatun’un. Ayrılmışlardı ondan. Duvarlardaki şu çerçeveli fotografları kalmıştı sadece ona. Bir bir indirdi yine, dolu dolu gözlerle okşadı sevdi hatta öptü gözlerinden birer birer. Öpücükleri camlı korumanın ötesine geçemiyordu oysa.

Biliyordu bunu, çok iyi biliyordu Gülistan Hatun ama, yapabileceği tek şeydi bu. Yüreğinin kahrolması bundandı işte. Dvardaki resimleri öpüyor,  başındaki  eşarbının ucuyla siliyor, birini yerine asıp diğerine geçiyordu. Hayatının düzenli bir parçası olmuştu bu durum, alışkanlık olmuştu. Rutindi. Sessizlik kahrediciydi. Konuşmayan duvarların dördüne de baktı birer birer odasını yeni görüyormuş gibi. Sonra, sessizce yatağına çekildi. Yatmaya kalkıştı. Denedi en azından. Yatamıyordu. Yatamadı. Uyku tutmadı yine. Yıllardır içine oturmuş olan şu acı yok muydu? İlk gün olduğu gibi duruyordu işte şurasında. Eskilerde olsaydı, ağlardı. Ağlamıyordu artık.
Ağlayamıyordu. Göz yaşları akmıyordu ki bir türlü. Göz pınarları kuruyalı çok olmuştu. Keşke bir ağlayabilse, o vakit içinde biriken zehiri akıtacak, rahatlayacaktı. Ay ışığının zar zor aydınlattığı odasının duvarlarına bakınarak geçmiş yıllarını düşünüyordu. Çocukluk yıllarını… Sonra, ergenlik çağlarını.  İlk defa sevdalandığı günü anı hatırladı, sevdiği erkeği, utancını…
Dudaklarında buruk bir gülümseme geçti sanki, yanıp sönüveren bir yıldız gibi. Hüzünlendi. Sevdiği kimse ile evlenememişti Gülistan Hatun. Emmisinin oğlu ile evermişlerdi, aile ahalisi bir olaraktan. Olsundu. İlk başlarda biraz dert etse de, kaderine razı gelmişti sonraları. Azıcık mutlu sayılırdı yine de. İki oğlu olmuştu, iki sene aralıkla. Birincisinin adını “Barış” koymuştu, Kayınvalidesi.
Doğum yaptığında, ebeyi başucuna getiren öğretmenin adıydı, Barış. İkinci oğlunun adı Umut’tu. Kocası askerde iken doğmuştu Umut. O gün nüfus sayımı yapan memurlar gelmişmiş evlerine. Memurlardan Bayan olanı takmış bu ismi ona. Barış, mahallenin en yaramaz çocuğuydu. Her gün ayrı bir vukuat işlerdi. Kiminde komşusunun çocukları ile kavga eder, kiminde mahalle esnafının camını kırardı. Bu durum ismine paradoks oluştursa da, Barış’ın adını duyan “ilallah” ederdi. Umut ise sakin, temkinli bir çocuktu. Özlüyordu çocuklarını  Gülistan Hatun.
Bayram’a hazırlandıkları o sabahı, hiç mi hiç unutmuyordu. Onları henüz o çocuk halleriyle düşünüyordu. Gülüşlerini hatırlayınca gülümsüyor, ağladıkları anlara gelince yüreğine iğne batar gibi oluyordu. Yaramazlıklarını bile seviyordu yavrularının. Komşuların şikayetleri karşısında onlara kızıyor azarlıyordu ama, sonra da onları bağrına basıyor, birer gonca gül gibi kokluyordu. Barış, sanki yaşından erken büyümüştü. Büyüdükçe, üzerindeki o haylazlık yerini  hızla olgunluğa bırakıyordu.
Akranları gibi okula gidip geliyor, derslerine sıkı çalışıyordu. Yer yer hasta babasına yardım ediyor, yer yer işportacılık yaparak evin öteberisi ile ilgileniyordu. Maddi yardım sunuyordu. Giderek mahalledeki yetimlere, kimsesizlere yardıma muhtaç olanlara el uzatıyordu. Çocukken ondan ilallah edenler, şimdi onu kendi çocuklarına örnek gösteriyorlardı.
Bütün bunları düşünürken Gülistan Hatun, telefon zilinin çalmasıyla yerinden fırlarcasına kalktı. Telaşlandı. Heyecanlandı yine. Yine aynı kahredici durumdu oysa. Telefonun öbür ucundaki konuşmuyordu. Bir iki seslendi Gülistan Hatun. Sonra bekledi bekledi ve bekledi…
 “Yalvarırım konuşun!” dedi bezgin bir sesle. “Bana bir haber verin…ne olur? Öldü deyin, mezarını gösterin yeter…” diye  yakardı. Ve yine sustu. Ve yine gelip yatağına çekildi, kahır dolu bir yürekle. Bu drumu kaç gündür yaşıyordu, kaç ay, kaç yıldır, bilen yoktu…
O sabahı hiç unutmuyordu. Bayram’a bir kaç gün kalmıştı. O sıralar, şehri çevreleyen surlar korkunçtu. Her yeni Sabah bir diğer ailenin bağrına ateş düşürüyordu surlar. Kimliksiz cesetler atılıyordu surların dibine. Etekleri kan kokuyordu surların, ölüm kokuyordu. Ortalığı pus kaplamıştı o sıralar. Tuzak doluydu ortalık.
Ölüm kol geziyordu surların eteklerinde. Bayram’a bir kaç gün kala eskimiş araba lastikleri toplarken görülmüştü Barış, o sıralar. Muhbirlenmişti.
Bir şafak vakti kıyamet koparcasına saldırmışlardı Diyarbekir’in kenar mahallelerine zebaniler. Kırmışlardı kapıları birer birer art arda. Tepelemişlerdi yatağı yorganı, beşiği, kundağı… O Sabah almışlardı Barış’ı, işte o sabah. O gün bu gündür haber yoktu ondan. Güvenlikten sorumlu zaptiyeler tanımamışlardı onu bir daha.
“Biz almadık!” demişlerdi.
Demişlerdi, demişlerdi de, Gülistan Hatun’un yüreğine hançer saplamışlardı o gün. O gün bu gündür, yarı ölmüştü. Günü gün, gecesi gece değildi. Ne vakit birileri koşarak gelse yanına, hemen yerinden fırlar ne vakit telefonu çalsa hayırlı bir haberin müjdesini sayıklardı. İkinci oğlu Umut, Ağbeyi’nin alındığı vakit çocuk sayılırdı daha. İki sene bekledi. Sonra, o da okula veda etti. Barış’ın Newroz’u müjdelemek için ateş yaktığı o yüce dağların yolunu tuttu. Barış kayıptı. Barış’ın yerini Umut tuttu. Barış, umuda dönüştü bir nevi…
Her Sabah yatağından argın yorgun uyanan Gülistan Hatun, hiç mi hiç umudunu yitirmemişti. Bir gün mutlaka Umut’un Barış’ı getireceğine inanıyordu.  Mevsim yine bahardı. Yakında Bayram vardı. Newroz yaklaşıyor, gönüllerde umutlar çoğalıyordu. Eski kuşaklarınAmed diye çağırdıkları Diyarbekir’de sadece Gülistan Hatun değil; artık yaşlılıktan gözleri görmeyen Besey Ana dahil, yediden yetmişe herkes hasret duyuyordu BARIŞ’a. Newroz’da ateşler yakılacakmış yine kırda, bayırda… Gençler govend tutacakmış. Şimdiden bayram hazırlıklarına başlanmış deniliyor Diyarbekir’de. Bayramı en çok çocuklar seviyormuş söylendiğine göre.
Çocuklar, yarınlar için gülecek, rengarenk giyinecek, “Biji Newroz!” diye haykıracak; ellerindeki çiçek demetleriyle dağdan inecek olan Umut’u ve arkadaşlarını karşılayacaklarmış. Gülistan Hatun, surların burçlarına çıkacak, bu kez gün batımını değil; günün güneşin doğuşunu izleyecekmiş… Cumartesi Anaları’na seslenecekmiş. “Güneşin doğuşu umudunuz olsun!”diyordu onlara kendi kendisine konuşaraktan. Sanki onlar kendisini duyuyorlarmış gibi…
Derin saygı ve selamlarımla,
Mustafa Zewal Doğan

ilgili makaleler

Yorum yap