GARI, GÜRPEDE ADAMIN GAFASINA ATAEDIK YOORUM

Şu ana kadar 328 defa okundu
Kar, lamı cimi yok, Elbistan’a eskiden çok yağardı.
Seksenli yıllara kadar Elbistan’ın evlerinin çoğunluğu iki katlı ve toprak damlı idi. Yağan karlar, kürenmezse altındaki odalarda soba yandığı için erimeye başlayacak ve oluşan suyu toprak dam emecek ve akacaktı. Bu sebeple sabah erkenden kalkılır ve gece yağan kar kürenirdi. Eğer kar gündüz de yağmışsa ve hatta yağmaya devam ediyorsa dam akmasın diye ikindi sonu muhakkak bir daha kürenirdi. Sırf bu işi yapmak için esnaflardan çoğu işini erken bırakırdı.
Damların çoğu birbiri ile bitişikti. Bu yüzden dayanışma da olurdu. Damının küremesini bitiren eğer fazla yorulmamışsa ötekine yardıma gelirdi. Damdan dama sohbetler de olurda, gençler ve çocuklar arasında kartopu oymana da… Zaten dam kültürü bir başkadır. Bunu ayrıca yazmak isterim.
Evlerin yoğun olduğu merkez bölgede yani Ceyhan nehri ile Küçük Ceyhan’ın (şimdi Ahmet Karaca Bey Caddesi’nin tamamı ve bu caddenin birleştikten sonra Malatya Caddesi’nin, Şardağı’na dönüp Ceyhan’a kadar uzanan bölümü) ile çevrelenmiş alandaki sokakların bir kısmı sakaların çangalı ile su taşıyacağı kadar dar sokak iken bir kısmı da at arabasının, kağnının, kamyonun rahatlıkla geçeceği genişlikteydi. İki araba karşılaşsa yan yana geçmeleri imkânsızdı.
Hiç birine cadde denemezdi. 1930’lu yıllarda ilk açılan cadde Battal köprüsünden başlayıp Gariplik mezarlığının önünden geçen ve Belediye binasına (Cumhuriyet Meydanına) kadar gelen caddedir. Buna da yaşlılar ‘Şose’ derdi. Daha sonra Lise Caddesi 1 No’lu Sağlık Ocağının oraya kadar genişletilmiş…
Damlardan atılan karlar o kadar birikirdi ki, yaya yürümek adeta maharet isterdi. Dar sokaklarda çoğu evlerin ikinci katına biriken karlar sebebiyle evlere doğrudan (balkonundan) girilirdi.
Kar yağınca eğer biz küremekle görevlendirilmişsek, dama çıkarken aşağıdan “Ula kimsenin başına kar-mar atmayın haa” diye tembih ederlerdi. De işte kardeşim, aklımızda bile yokken “Hırsızın aklına taş düşürme” gibi aklımıza düşürürlerdi.
 Biz de sohakdan geden avrat ya da yaşlı birini gözümüze kestirir tam hizamıza gelince goca bir kürek dolusu garı depesinden aşşa bir goyurduk mu, valla adam gardan adama dönerdi.  O daha gözünü yoharı galdırırken bir tusardık. Neylesin fıharalar, kimi “Heç mi ana-baba terbiyesi almadıız?” homurdanır, kimi “Kim yaptı ulan bunu, bir yakalarsam..” diye sağa sola bakınarak kızar; kimi de “Zaten bu mahellenin döllerinde heç terbiye yok ki” diye ana babalara duyurmaya çalışarak sokranır, kimi de ağzı ıcık bozuksa babası inip de “Sen kime söoyon lan!” demeyeceği kıvamda bir küfür savurur gederdi. Eyle ya bir de dayak mı yemeliydi… Sonra bir başkasının tepesinden biriktirilerek hazırlanmış kar atılırdı, sonra bir daha…
Kimi damda kocaman bir kartopu yapardı ki çapı en az yarım metre, süvüğün ucuna getirip bekler ve altından biri geçerken başına yuvarlayıp atardı ki gümmm, o kim ise yere çöker kalırdı. Beklemediği anda olduğu için korkusuna mı yansın, her tarafının kar olduğuna mı, yoksa boynu içine kepecek gibi başının ağrıdığına mı?
Damlardan kar yığınlarının üzerine atlardık. Dört dörtlük kızağımız pek olmazdı
(Bir kere emmim Çarkçı
Hamdi rahmetlik, oğlu gene rahmetli Ali’ye yapmıştı da yoorum naadar imrenmiştik. Umsuluk olup bir yerimiz şişiciydi niredeyse!..)  Envaı çeşit araçlarla (kızak, naylon ayakkabı, kauçuk ayakkabı, yırtık leğen, eski bir kümes kapısı, küçük bir merdiven) kızak kayardık. Beğendiğimiz uzun ve rampalı bir yolun ortasına akşam el ayak çekilince su dökerdik; o sabaha kadar donar, buz olurdu. Sabaha kadar donardı ki -Allah- “gayfaltımızı” yapar yapmaz çıkardık ve akşama kadar kay babam kay…
Her mahalle kendine göre bir rampa bulur ve orayı buz tutturup kayardı. Kızılcaoba’nın rampası çoktu; ama kocaman gençleri bile hastahanenin iki tarafındaki caddede kayarlardı. Öyle şeyler yaparlardı ki dillere destan olurdu. Kimi kocaman süllümü getirirdi, kimi portmanın gapısını sökerdi…
Potpotu’nun elli sene bir türlü durdurulamayan suyu Cumhuriyet Meydanı’nın ortasından akardı. Kış gelince upuzun buz tutardı. Böyle uzun buzlarda kaymanın zevki çok farklıdır. Kıcılcaoba’nın döllerinden fırsat bulursak o zevki tatmak için bizim de gittiğimiz olurdu…
Ben, kayarken, çelik çomak oynarken, kartopu oynarken, kardan adam yaparken elimin mosmor olduğunu, artık hissetmez hale geldiğini çok bilirim. Eve gelince annemden bir dayak yerdik. Oramızı buramızı çırpıştırırken de sokranır dururdu: “Üstüyün başıyın hali ne ilaa? Her tarafın ıslanmış, çamur olmuş, sen ne zaman tefar olucun?” Temizlendikten sonra elimizi ısıtmaya sobaya yaklaşırdık ki aman Allah, inanın yaşamayan bilmez, eli donma noktasına gelen birinin o haliyle elini sobaya yaklaştırdığında duyduğu açıyı çok şey veremez.
Yaraya tuz basmadan beter.
Elimiz ısındıkça ağrı başlardı; sanki kılcal olan olmayan tüm damarlar genişleyip patladım patlayacağım noktasına geliyor, içeriden dışarı her yöne doğru çok şiddetli basınç olurdu, elimizin şiştiğini zannederdik. Yerimizde duramazdık, hoplaya zıplaya o acıya dayanmaya çalışırdık. Derken hafiften ağrılar dinmeye; az sonra da için için kaşınıyor gibi inanılmaz bir haz vermeye başlardı. Buzu çözülür, damarlar genişler, kan normal akışına başlardı herhalde… İnanın o haz noktasını tadanlar “Ulan bir daha elim donma noktasına gelsin de gene o hazzı alayım” der mi der. Belki de bizi yıldırmayan ve her kış üç beş kere yaşamayı göze aldıran güdülerin içinde bu da vardır.
Çelik-çomak dedim de… O buz gibi ayazda oynamak her babayiğidin harcı değildi. Biz mahalle olarak yani D. Ali Corcu, Mustafa Özatay, rahmetli Nazmi KeriözSebahattin Bal, rahmetli amcamın oğlu Ali Bilgin, ben, rahmetli Talat Corcu, rahmetli (Gedik) Ahmet Baykal gibi arkadaş grubumuzla ki zaman zaman bunlara Hikmet Bodovoğlu, Ahmet Bodovoğlu, kardeşim Atıf Bilgin de katılırdı… (Bu vesile ile hepsine de Allah’tan rahmet, mekânlarının cennet olmasını diliyorum).
 Kale Çeliği ya da Sağlama Solaklama Çeliği oynamak için Gariplik’in önündeki caddeye giderdik.
O zaman orası topraktı. Dardı ve saatte bir adam gelip geçmezdi. Kış günlerinde kale kurmak için, taşları yerinden söküp alamazdık da tekmelerle, bulduğumuz ağacı kaldıraç gibi kullanarak zor sökerdik. Her taraf çatır çatır buz olduğu halde yılmazdık. Eşleşir, ayaklaşır ve kazanan çelik çalmak üzere kalede kalırken diğer grup yelerdi; yani çeliğin çalındığında havada yakalamak veya eliyle dağlamak için düşme mesafesindeki alana yayılırdı. Oyun başlardı. Çalınan çeliği tutmak çalanı öldürür yani devre dışı bırakırdı.
Dağlamak (çelik havada giderken elini değdirmek) de aynı şekilde çeliği çalanı öldürürdü. Tutmak için ceketimizi çıkartır, arkası öne gelecek şekilde giyerdik. Eteklerinin köşelerinden de tuttuk mu kocaman bir alan oluştururduk. Havaya yükselip hızla inen çelikleri bunun içine düşürerek yakalardık. Ben elle iyi tutardım; ama rahmetli Gedik Ahmet çalınınca vınılayarak giden çeliklere bile elini uzatıp dağlardı (kendi elini dağlatırdı yani) Sızım sızım sızlardı. Elini bacaklarının arasına alarak veya öteki koltuğunun altına sıkıştırarak alıp uzun zaman acısının dinmesini beklerdi; ama bir sonraki çelik, yine üstüne geliyorsa asla kaçmaz yine dağlardı… Soğuktan yüzümüz, burun ve kulaklarımız mosmor olurken çelikle dağlanan ve sürekli soğukta kalan ellerimiz morluğu da geçer kararmaya başlardı adeta…

 Arif Bilgin – Tarih

 arifbilgin52@gmail.com

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın