Şu ana kadar 2.100 defa okundu

KISA BİR MEMLEKET ZİYARETİ

Merhaba sevgili Tapkıranlılar sitesi oku-yazarları. Herşeyden evvel, şu son günlerde aramızda ayrılan kimselere Hakk’tan rahmet diliiyor, yakınlarına taziye dileklerimi sunuyorum. Bu sırada sayfamızı boş bırakmamamak adına yazan sevgili kalemdaşlarıma derin sevgi ve salmlarımı da ileterek başlamak istiyorum. Sevgili Ali Haydar Nergis, İbrahim Şahindal, Hasan Yüksel ve diğerlerine… İnanın yazılarınızı büyük bir dikkatle okuyorum. Herbirinizden ayrı ayrı yararlanıyorum. Sevgili Hasan Yüksel’in moral dolu yazıları ile güçleniyorum. Ali Haydar Nergis Bey’in yazıları ile günlük aktüaliteyi taakib ediyor, Sevgili Hocam İbrahim Şahindal ile tarihe yolculuklara çıkıyorum. Hepinize yürekten sevgilerimi sunuyorum… Kaleminize, yüreğinize sağlık.

Uzun yıllardır gitmemiştim ata-baba topraklarına. Anadolu topraklarının özlemi aldı, götürdü yine beni memleket diyarlarına. Önce İtalya, Yunanistan üzeri İpsala’dan giriş yapıyoruz. Oradan Marmara Denizi, Ege derken, sahil boyu ilerliyoruz. Yalnız olmadığımdan güzergahı ben belirlemiyorum. Yanımda eşim çocuklarım, kayınbiraderim… Ailece gidiyoruz. Hani sıklıkla söylüyoruz ya “Toprak topraktır, ne fark eder ki?” diye. İnanın, çok fark ediyor. Memleket topraklarına ulaştığınızda başka bir atmosferi soluyorsunuz. Başka bir kosmosa inmiş gibi olyorsunuz.  Belki de benim duygularım öyle, kimbilir? Başınızı ağırtmayayım. Özetleyerek geçeyim hemen. Bir gece yarısı ulaşıyoruz Dikili’ye. İzmir’i biraz bilirim ama, bu yaşıma geldim, ilk defa duyuyorum bu ilçenin adını. Pek de gelişmemiş hani. Neyse. Burada kalıyoruz birkaç günlüğüne. Doğadan, tabiattan fazlasıyla nasipleniyoruz. Yıllardır gurbet ellerdeyiz. Bulutsuz günlerin, yağmursuz gecelerin özlemiyle geçirdiğimiz onca yılın hasretini gideriyoruz az da olsa. Denizi, güneşi bol. Fakat buralar sarmıyor bizi. Gelecek hafta uçakla gelecek olan diğer ailenin gelişini zor bekliyoruz. Buraların güneşi, denizi güzel olsa da, asıl memleketimizi özlüyoruz.
Ademoğulları için en kadim toprakların, insanın doğduğu topraklar olduğunu duymuştuk. Bunu yaşayarak idrak ediyoruz. Sabırsızlanıyoruz. Onların gelişini beklerken, Anadolu’daki havayı gurbet hayatımızla kıyaslayarak soluyoruz. Gündüzleri plajlara dolan insanlar, geceleri sabahlara kadar rıhtımlarda geziniyor, gönüllerince eğleniyorlar. Rıhtımlar boyunca dumanları yükselen seyyar dürümcülerin başı kalabalık, restoranlar, llokantalar tıklım tıklım. İnsanlar salt tüketim için buralarda sanki. İçerisinde yaşadıkları yoksullukmuş, yanıbaşlarında sürüp giden çatışmalar savaşlarmış, bilmem neymiş… aldıran yok. Hiçbir şey onları günlük ve gecelik alemlerinden koparamıyor. İnsanlar mutlu, insanların yüzü gülüyor. Ağız dolusu gülüşüyor, şakalaşıyor, içerisinde bulunduğu anı değerlendiriyorlar keyiflerince. Gam yok keder yok sanki memlekette… Giderek mutlulukları size de bulaşıyor. Dışarıdan geldiğiniz kaçmıyor gözlerinden. Dolu dolu gülerek davet ediyorlar sizi tezgahlarına. Normal satış fiyatlarının iki katına, hatta kiminde üç katına aldığınızı yarın, öbür gün anlıyorsunuz. Gülüp geçiyorsunuz sizde. Biraz dikkat ediyorsunuz sonra, hepsi bu.

Özetleyeyim sadece. Tatilimizin onbirici gününde, otobüsle İzmir otogarından Elbistan’a doğru yol alıyoruz. Uçakla gelenlerle beraber, üç aileyiz. Kalabalığız. Otobüs yolculuğu, tatilimizin en maceralı zaman dilimini teşkil ediyor. Hem giderken, hem de gelirken, otobüs yolculuğumuzdan büyük haz alıyoruz… Hele o sık sık verdikleri molalar yok mu. Çocuklar bayılıyorlar molalara. Uzun bir yolculuktan sonra, nihayet ulaşıyoruz memlekete (ata-baba topraklarına.) Duygulanıyoruz. Evlerimize yerleşiyoruz öncelikle. Tanıdıklarımzla buluşuyoruz. Sarılıp hasret gideriyoruz memleketin güzel insanları ile. Bir iki günü misafir kabul etmekle geçiriyoruz. Sonra yavaş yavaş program uyarlıyoruz kendimize göre. Önce vefaat eden kimselere, başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Ziyaretler. Uğranılacak yerlere gidiyor, her gereksinime göre ziyaretlerimizi yapıyoruz.
“Sayılı günler çabuk geçer!” denir ya, sahiden yaşayarak bunu tecrübe ediyoruz. Yavaş yavaş memleketin atmosferine adapte oluyoruz bu arada. Günlük dört saatlik uyku rahatlıkla yetiyor bize. Havası temiz, havası dingin tutuyor memleketin. Öğleden sonraki saatlerimizi Söğütlü Suyu’nun kenarlarına ayırıyoruz. Tahtallı’ya, Kantarma’ya, Karahasanuşağı’na… Kimimiz, sabahları erkenden bir iki kafadar kalkıyor, henüz güneş doğmadan en uzak görünen yüksekçe tepelere tırmanıyoruz. Nemsiz ve bol oksijen dolu olan tepeler nefesinizi kesiyorsa da, zikzaklar çizerek tırmanıyorsunuz.  Gidişi zahmetli olsa da, tepelere vardığınızda kanatlanıp uçar gibi oluyorsunuz. Tepelerden aşağılara adeta uçarak iniyorsunuz. Ama üzülerek belirtmeliyim ki, tepelerin doruklarına çıktığınızda birazcık da hüzünleniyorsunuz. Kendiliğinden yetişmiş olan ve şu son yıllarda keçinin koyunun kıtlığından dolayı kurtulmuş kalan bir kaç çalı bodurunu saymazsak eğer, tamamıyla çırılçıplak olan dağlarımıza, şu güzelim tepelere buruk bir yürekle bakıyorsunuz… Başka yelerin mereleriyle buraları kıyaslıyor acıyor, hyıflanıyorsunuz tabii ki. Yine de olsun. Görmeye değer diyorsunuz…

Bu arada, benimle yola çıkan kimseleri bilmem ama, hergün yeni bir  yeri ziyaret etmeyi, hatta kiminde, bir günde birkaç yeri ziyaret etmeyi planlıyor ve uyguluyorum. Örneğin Tahtallı’dan Kıstıkan’a, Kantarma’dan, Devriçik, Hasanaliyan, Karahasanan ve Tawkiraran köylerini çocukluğumdan beri yüreğimde sakladığım anılarla avuna avuna ziyaret ediyorum. Gördüklerimi eski anılarımla kıyaslıyorum kendimce. Kimi ata-dede dostlarını ziyaret ediyorum bu arada. Örneğin, Tawkirar köyünün bağ-bahçe yeşilliğine vurularak köyü ziyaret ediyorum. Ortam çok güzel. Tabii ki Söğütlü Suyu’nun nimmetleridir çoğu ama, bu köyün çalışkan insanlarını yürekten kutluyorum. “Bakarsan bağ, bakmasan dağ olur!” sözünü harfiyen uygulamışlar. Tawkirar’da Mirzo Emmi’nin (Mirzi Gamıran) ve Gavre Ana’nın mezarlarıı ziyaret ediyorum. Sonra oğullarından Hasan ile tanışıyorum. Kalmamız için ısrar ediyorlar. Fakat yanımdaki arkadaşlarımın acelesi var. Bir kahvelerini içip, ayrılıyoruz. Tawkirar’dan aşağılara doğru Söğütlü Çayı’nı taakiben Sevdilli köyüne kadar, oradan Kürecik-Bekiruşağı derken, Darende, Akçadağ, Malatya gibi yerlerde görülmesini arzuladığımız her yanı ayrı ayrı geziyor ve tekrardan arabamızı bıraktığımız yere dönmek üzere otobüs biletlerimizi ayarlıyoruz. Tatil çabuk geçiyor sahiden de. Sonuçta yine İzmir- Dikili’ye kadar geliyoruz. Yolculuğumuzun başından beri arabayı kullanan kaynıma (onun da adı Mustafa), TV 10’da bir programa davetli olduğumu söylesem de, götürmemek için elinden geleni yapıyor sağolsun. Gerekçesi basit. İstanbul uzakmış efendim. Bir hafta daha yine İzmir’in ilçelerini geziyoruz. Foça, Edremit, Ayvalık gibi, bir zamanlar Grek halkının (Helenler’in) yaşadığı ve bugün ibadet yerleri bile işgal edilip başka amaçlarla kullanılan  (kimisi müzeye çevrilmiş olan) yerleri gezip not ediyorum defterime. İleride yazarım. Neticede, kırk güne yakın süremizin sonlarındayız. Henüz memlekete doymadan daha, ayrılıyoruz. Televizyondan arkadaşlar arıyorlar, net bir cevap veremiyorum. Hatta programa katılamayacağımı bilmeme rağmen, karşı tarafa söyleyemiyorum. “Henüz vaktimiz var” diyorum. İçimde azıcık bir kırılma var. Yanımdakilere söyleyemiyorum. Zira programa katılmayı çok arzuluyorum. Neticede tekrar Avrupa’ya dönüyoruz. Geri gelirken, Yogoslavya üzeri dönüyoruz. Bu arada şansım biraz yaver gidiyor herhalde. Arabayı kullanan kaynım, bir ihmalkarlık yapmıştı. Bulgaristan sınırında geri çevriliyoruz. Passportu bitmiş. Yeni passport çıkarması gerekiyor. Edirne’ye dönüyoruz. En az üç gün, en fazla bir hafta beklememiz gerektiğini söylüyorlar, Edirrne Valiliği’nde. Ankara’dan geliyormuş passportlar. Böylece bana şans doğuyor ve yeniden TV 10’un numarasını çeviriyorum. Ahmet Bey çıkıyor. Birbirimizi tanımıyoruz. Galiba iyi bir  insan. Konuşup, yarına randevulaşıyoruz. Devrisi günü, İstanbul’a bilet kesiyorum. Otobüs, metrobüs, tramvay, minibüs derken… TV stüdyolarına ulaşıyorum. Programımı tamamlıyor ve tekrar Edirne’ye dönüyorum. Otobüsle dönerken, programımı düşünüyorum. Uykusuz ve yorgun olmama rağmen, “Editör” programının yapımcısı Veli Bey, kusursuz ve güzel bir program yaptığımızı söylüyor. Onun bu sözleri ile avunuyor, seviniyorum. Bu arada TV 10 çalışanlarına teşekkür ediyorum. Son çıkan kitabım olan “ALEVİ İNANCI” adlı kitabımın ve diğer kitaplarımın tanıtımı oldu. Alevi İnancı üzerine hoş bir sohbet de oldu kanaatimce. Bir saatte ne değerlendirebildiysek, o kadar yani. TV 10 çalışanlarından Ahmet Bakır Bey’e, Şükrü Yıldız Bey’e, Nevin Yıldız Hanıma, Hilal Hanım’a, programımda güzel sorularıyla beni yönlendiren ve yer yer değerlendirmeleri ile de katkı sunan Veli Büyükşahin Bey’e de çok çok teşekkür ediyorum. O güzel insanlara yürekten saygılarımı selamlarımı sunuyorum.

Evet sevgili okurlar, gönül isterdi ki, dolu dolu geçen bu geziyi detayları ile kaleme alıp sizlere ulaştırsaydım. Ancak, yazılar uzun olduğundan okunması güç olur. Dolayısıyla detaylardan kaçındım. İleride fırsat buldukça aktarırırm belki. Amacım, tatile gidemeyen kimselerin hasretlerini depreştirmek, kimseleri kıskançlığa itmek değildir. Asla. Bu ziyaretlerimi yazmamdaki tek maksat odur ki, dünyanın neresinde olursak olalım; ancak ata-dede toprakları kutsalımız olsun. Serçeşmemiz oralardır. Nerede yaşarsak yaşayalım, ancak kökenlerimizden kopmayalım amacındayım. Bireyler olarak kendimizi yetiştirip, toplum olarak birbirimize sahip çıkalım. Kenetlenelim yani. Dünyaya bakış açılarımız farklı olabilir. Bundan daha doğal birşey olamaz. Dünyaya farklı  bakmamız, olayları ve olguları farklı algılamamız, farklı yorumlamamız gayet doğaldır. Hatta bir zenginliktir. Ancak kökenlerimizde birleşelim… Nurhakdağı’nın eteklerindeki havayı soluyan, Söğütlü Çayı’nın vadilerinde ikamet eden büyüklerimiz acı ve kederlerinde olduğu gibi, iyi ve mutlu günlerinde de birlikte yaşamayı başarmışlar. Eh, bizler niye denemeyelim…

Derin saygı ve selamlarımla,
Mustafa Zewal Doğan

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın