Şu ana kadar 1.914 defa okundu

KONJÜKTÜRÜ DOĞRU DEĞERLENDİRME

Merhaba değerli okuyucular. Körfez savaşlarıdır, Afganistan savaşıdır, İsrail, Lübnan, Filistin savaşlarıdır derken, savaşlarla dolu olan onbeş yılı daha geride bırakıyoruz. Bu esnada dünyanın başka yerlerinde hafif kıpırdanmalar yaşansa da, sratejistler açısından son yıllarda özellikle yoğunlaşılan alan, Orta-Doğu toprakları olmaktadır. Zira, Orta-Doğu topraklarının üzerindeki ateş hiç bir zaman sönmemiştir. Bölgedeki gelişmelere dışarıdan bakılınca, burada olup bitenler halklar arası basit inanç kavgaları gibi görülmektedir. Tamamen sunni olan dengelerle sürdürülen bu kavgalar, biliniyor ki bu toprakların bünyesinde barındırdığı enerji rezervlerinden kaynaklanmaktadır. Yerel çatışmalar, inanç ve etnisite kavgaları biçiminde görülse de, biliniyor ki bölgede bulunan yeraltı zenginlik kaynakları savaşların en köklü sebeplerini teşkil etmektedir. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında gerek ülkemiz Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi, gerekse de Filistin halkının kendi topraklarından öksüz bırakılması, elbette ki bir tesadüften ibaret değildir. Yarım yüzyılı aşkın bir süreçte her ne kadar dünya iki kutuplu bir arenaya çekildiyse de, günümüzde apayrı bir konjüktör oluşturularak genelde dünyanın her karesi, özelde ise bölgemizin çehresi tekrardan ele alınıp değiştirilmektedir. Değiştirilmeye çalışılmaktadır. Zira koşullara göre, gidişata göre yönetim değişiklikleri gerekmektedir. Ne yazık ki bütün bu değişiklikler, basit bir “Demokrasi” yalanı üzerine bina edilmektedir. Örneğin bir Kürt olarak, Irak’ta Saddam rejiminin alaşağı edilmesini alkışlarken, şunu da kendime sormadan, vicdan rahatlığına kavuşamamaktayım: Irak’a demokrasi adına girmekte olan güçler, Kuveyt’i Irak’ın işgalinden kurtardıkları vakit, bu eyalet büyüklüğündeki devletçiği tekrardan monark bir aileye  teslim edeceklerine, neden burada üç beş ayrı politik parti oluşturulup, bir demokrasi modeli olarak sunulmamıştır çevresindeki devletlere… Bu seferlik yazacağım konu bu değil tabii. Basit bi hatırlatmada bulunup geçiyorum burasını.

Orta-Doğu denildiği an, dört düğüm olan Kürdistan da akla gelmektedir. Sevgili okuyucular, benim esas olarak üzerinde durmam gereken olgu biziz işte. Bizim mentalitemizdir. Bizim anlayışımız. Bizim dünyaya ve kendimize olan bakış açımızdır. Biz derken; Kürtleri kastediyorum. Özellikle de içerisinde geçmekte olduğumuz şu son yarım yüzyıllık süreçte kendimize olan bakış açımız beni çok yakınen ilgilendirmektedir. Zira tarihte atalarımızın eline geçmiş olan o kadar çok fırsat heba edlmiş ki, asırlar boyunca acı dolu olan dramatik kayıpların dışında gelecek kuşaklara aktarılacak hiç bir övgü momentimiz yoktur bizim. Kürt Halkı olarak, ulus-devletler dönemini salt bölgesel ayrıcalıklarımız adına ıskalamışız ne yazık ki. Dışarıdan kimlerle ittifak edeceğimiz hususunda dostu düşmanı seçmek şurda dursun, birbirimizle olan münasebetlerimiz bile, içler acısıdır. Peki iletişim araçlarının ışık hızına kavuştuğu günümüz koşullarında o zamanki hatalarımızın ne kadarını tellafi edebiliyoruz şimdi. Hemen şimdi yaptığım gibi, atalarımızı dedelerimizi eleştirerek işin içerisinden sıyrılabiliriz. Kaldı ki onların dönemimde bir şehirden bir diğer şehire haber salmak bile, kendi başına bir işti. Peki bizim kuşaklara ne oluyor o zaman? Sahiden de insan sitem etmeden duramıyor. Ulusal bilinçten yoksun olanlar, ulusal kurtuluşu ne kadar temsil edebilirler sizce? Şöyle bir tarıyorum Kürdi çevreleri. Bakıyorum da, hala eski tas eski hamam. Birbirimizle uğraşıyoruz yine. Sevgili Kürdistanlılar, bizim kuşakların elinde öylesi bir fırsat var ki şimdi, heba etmeye gelmez… Doğru değerlendirmek gerekir bu fırsatı. Particilik ve Ulusalcılık arsındaki çizgileri yeri geldiğinde törpülemesini denemeliyiz. Bugün, ülkemizin dört parçasında örgütlü  olan KCK çalışmaları, diğer Kürdistani kesimleri rahatsız etmemelidir bence. Aynı zamanda, Kuzey parçasında farklı seslerin çıkmasına da onlar tahamül gösterilmelidir. Nihayetinde, hepinizin amacı ulusal bir kült şekillendirmek değil midir? Her halkta olduğu gibi, Kürtler’de de farklı sınıfların, farklı tabakaların, kendi bakış açılarına göre parti şekillenmesine gidecekleri doğrudur. Bu yadsınamaz da. Bırakın isteyen istediği yolda yürüsün. Şu hususta kimsenin tereddüt etmemesi gerekir ki halklar, içerisinde geçtikleri süreçleri asla unutmazlar. Halk tabakalarının kolay kolay kendilerini temsil eden kesimlerden kopmayacakları kesindir. Halklar, elbette ki kimlerin canla başla kendileri için mücadele ettiklerinin bilincindedirler. Bugün, bir Diyarbakır zindan direnişinin önemini bir tek kürt bireyi yadsıyabilir mi sizce? Asla! Bugünleri aydınlatan güneşin şafak ışıkları oldular onlar…

Bunlar bilinen gerçeklerdir. Bilinen noktaları tekrar etmek, gereksizdir. Sonuç olarak şunu vurgulamak isterim: Bir kere ulusal düşünmeliyiz. Dünyada ulusalcılık dönemleri bile giderek anlamını yitiriyor olsa da günümüzde, bu duyuyu yaşamadığımızdan, bu yönümüz hep eksik kaldığından, öcelikle ulusal bir bilinçle donanmasını öğrenmeliyiz diyorum… Kendimize ait olanını, kendi kimliğimizi tanımalıyız bir kere. Sonra, çağımızın idare etme, idare edilme anlayışından nasiplenmeliyiz. Demokrasi ile tanışmalıyız… Demokrasi, bireylerarası veya kurumlararası toleranstır. Herkesin, herkesimin temsil gücüne ulaşmasıdır. Her sınıf ve tabakanın kendisini ifade etme atmosferini yakalamasıdır. Bunun yolu da toleranstan geçer. Bir fikir, bir ideoloji her ne kadar doğru olursa olsun, her ne kadar haklı olursa olsun, dayatmacı bir tarzla empoze edilmeye kalkışıldığı an, meşrutiyetini yitirir. Doğruluğunu yitirir… İşte bu yüzden diyorum ki, demokrasi anlayışını öncelikle kendi aramızdaki bireylere, sınıf ve katmanlara hissettirmeliyiz.
Diğer bi husus da şudur: Yeri geldiğinde mevkiimiz, merciimiz ne  olursa olsun, geldiğimiz merhale hangi aşama olursa olsun, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermesini de bilmeliyiz. Özetle şunu söylemek istiyorum. “Diyarbakır Buluşması” adı altında yapılan halk mitinginin görkemi de, şerefi de, Diyarbakır zindan direnişçilerinindir. Onların stratejik önderliğini yapmış olan İmralı Tutsağı’nındır aynı zamanda. Ve en önemlisi de en zor koşullarda bile, hiç bir fedakarlıktan kaçınmayan halkın kendisinindir o şeref… Gönül isterdi ki, ya Hünermend Şıwan Perver, ya da Federe Kürdistan Başkanı Sn. Mesud Barzani’den birisi, o meydanda başka şeyler duymak umuduyla toplanmış olan kitlelerin huzurunda “Bu işin mimarlarından birisi de… ve hatta en birinci aktörü de Abdullah Öcalan”ın kendisidir!” deseydi. Herhalde dünyanın sonu gelmeyecekti o zaman. Hünermend Şıwan Perver, Kürtlerin tarihinde eşsiz bir yere sahiptir! Bunu kimse inkar edemez. Zira Şıwan, en suskun zamanlarda uygulanan asimilasyon zehirinin panzehiri görevini yapmıştır! Başkan, Sn. Mesud Barzani ise, köklü bir direnişin mirasçısıdır ve benim için bütün Kürdistan’ın Cumhurbaşkanı niteliğini taşımaktadır bugün. Ben, davaya ulusal olarak bakmaktayım ve Kürdistan ulusal çıkarları için bugün oluşmuş olan pozitif konjüktürel sürecin doğru değerlendirilmesine dikkat çekmek istiyorum. Yukarıdaki giriş paragrafında Orta-Doğu’ya yeni bir çehre kazandırılmak isteniyor dedim. Bu, günümüze yönelik yeni bir  oyun ise eğer, Kürtler bu oyunun en gözde aktörleridirler. Unutmayalım ki ülkemizin zenginlik kaynaklarıdır dün başımıza bela olan. Evet zenginlik kaynaklarımız başımıza bela olmuştur. Fakat yarın, bunun nasıl tersine döneceğini kimse kestiremez. Kürtler, yeni bir modelle yönetim sahnesine çıkıyorlar. Her etnik gurubun, her ayrı inanç gurubunun kendilerini özgürce ifade ettikleri bir yapılanma ile Orta-Doğu’da sahneye çıkıyorlar Kürtler. Tarihte, karanlıkları hep mazlum olanlar yırtmışlardır zaten. Kürtler, içinde adaleti barındıran yeni bir model olarak kendilerine biçilen rolü oynayabilirler. “Rol oynamayı” anlaşılsın diye söylüyorum ama, Kürtler Orta-Doğu’da adaletli bir yaşamın hakkını vermeye adaydırlar… Unutmayalım ki bazen size rağmen, sizin dışınızda da gelişmeler olabilir… Öncülük etme sorunu tam da böylesi dönemlerde devreye girmelidir. Gerekli olan budur. Bugün koşullar, her dönemkinden daha da olumludur. İşte tam da burada oluşan bütün bu kazanımları doğru bir mecraya kanalize etmek, öncülüğün kendisidir. Yoksa herşey kendiliğinden heba olabilir! Ey özgürlüğe susamış olan yurdumun insanı, birbirimize tahammül ederek yaşamayı ne zaman deneyeceğiz… Ne zaman? Bakınız, Türkiye’li kardeşleriniz bile size umut bağlamışken, birbirinizin nüans farklılıklarına takılmayınız. Sadece Türklerin mi? Hayır! Anadolu’da yaşayan bütün halkların ve bütünen Orta-Doğu insanı için yeni bir umutsun artık. Gün oldu, devran döndü. Sıra, doğru bir değerlendirmededir… Art niyetlerden uzak olan bir birlikteliğin hayat bulması ümidiyle… özgür yarınlar hepinizin olsun.

Derin saygı ve selamlarımla,
Mustafa Zewal Doğan

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın